Bülent BAŞARAN
AKSİNİ KİMSE İSPAT EDEMEZ
AKSİNİ KİMSE İSPAT EDEMEZ
16 yaşımda babamla İstanbul’a ilk geldiğim gün okul kayıt işlerini bitirdikten sonra Topkapı Sarayı’na gitmiştik. Çıkışta lisedeki Tarih dersinden edindiğim bilgilerin birçoğu alt üst olmuştu. Geçmişimiz diye övündüğüm hayranlık duyduğum Osmanlı için gözümde birçok soru işareti oluşmuştu. Gezdikten sonraki duygularımda hayranlıktan eser kalmamıştı. Aksine güç zehirlenmesi, mutlak iktidar saplantısı ve bunu sağlamak için güçlü bir devlet örgütlenmesiydi gördüklerim. Tabi bir de “harem ! Daha sonra bir çok insanı oraya götürdüm, çıkıştaki duygularını dinlemek için. Ne yazık ki yüzde doksanı benim aksime hayranlık duygusuyla çıktı saraydan.

Bugün de Dolmabahçe sarayını gezdim. Topkapı sarayına kıyasla sanatın, estetik kaygıların en üst seviyeye çıktığı; zenginliğin, şatafatın, gösterişin tavan yaptığı bir dizayn. İlki yükseliş dönemine, ikincisi çöküş dönemine ait. Zaten Abdulmecid de borçla yaptırmıştı bu sarayı.
Tabi bu sarayında haremi var ve Atatürk’ün öldüğü oda bu sarayın şatafatlı “selamlık” kısmında değil bir tık daha gösterişsiz olan “harem” kısmında… Ve yattığı yatak “harem” kısmının “Kadın efendi dairelerinde ve odaları”ındaki tahtvari üç yanı kapalı geniş yatakların yanından geçemez, sıradan bir yatak odası karyolası…
Yakın zaman öne çok uzun zamandır yakından tanıdığım iki kız kardeşle olan bir sohbetimizi hatırladım. Birisi emekli polis diğeri hemşire.
Polis olan onlarca yıl yaptığı bir şeyi bana şöyle izah etti:
-Bülent, ben çocuğumu eşimden ayrıldıktan sonra çok zor şartlarda büyüttüm. Okulda hastalandı ekip otosuyla gidip aldım. Doktora götürdüm, hastaneden eve getirdim. Başka bir çok acil işimde devletin arabasını kullandım. Amirime ben benzin parasını ödemek istiyorum dedim. Resmi prosedürde böyle bir şeye imkan olmadığını söyledi. Bende emekli olana kadar karakolun kağıt, kartuş gibi kırtasiye giderlerine her ay başı katkıda bulundum, dedi ve ekledi Allah beni ne kendimle ne de çocuğumla sınamasın diye
Araya hemşire kardeşi girdi, o da:
-Bende, çocuklar hasta olunca sürekli hastanemden serum, set, enjektör ilaç alıyorum, bu yüzden sorumluma fazla mesailerimi bana yazmayın istemiyorum dedim ve on beş yıldır fazla mesai ücreti almıyorum, dedi.
İlk önce şunu düşündüm: Devlette yani tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan devlette Allah korkusu ile bu hesapları yapan memurlarda var. Ve bu devlet bugün bütün “tasarruf tedbirlerini” bu kesimler üzerinden yapmaya çalışıyor. Diğer yandan tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını altın kaşıklarla yiyenler de…
Bir de şunu düşündüm: Hani cenazelere gideriz. Hoca bize musallada yatan kişiyi örnek göstererek:
-Görüyorsunuz dünya fani! Hiç kimse ahirete kefen bezinden başka bir şey götürmüyor. Bu dünya bizi imtihan dünyasıdır. Bu imtihanı ilk önce kul hakkı yemeyenler geçecektir. Cenabu Allah kimilerini de parayla mülkle imtihan eder. Bunlar sınavı en zor kişilerdir. Allah kimseyi dünya zenginliklerine köle etmesin, doğru yoldan ve güzel bir kul olmaktan ayırmasın…
Bu sözlere diyecek hiçbir şeyim yok ama asıl sorum şu:
Bu vaazları atanlar, huşu içinde dinleyenler bu söylenenlere inanıyormuş gibi görünseler de altın tabaklarda, kaşıklarla ve çatallarla yemek yiyip, altın üzerine pırlanta, elmas, yakut taşları işlenmiş bardaklarda çay içen, altın ipliklerle dokunmuş atlas libas kıyafetleri giyen padişahları ile övünen insanlar aynı kişiler değil mi?
Bundan büyük bir iki yüzlülük, tutarsızlık, olabilir mi? Nerde kaldı sizin “dünya fani, mal, mülk yalan, bir gerçek varsa o da ahiret” edebiyatlarınız. Şu dünyada zengin olan hiç kimse emeğiyle, zekasıyla, yetenekleriyle zengin olmamıştır. Diğer insanların emeklerini sömürerek, onları kandırarak zengin olmuştur. Bana hiç kimse bunun istisnası tek bir kişi gösteremez.
(Fotoğraftaki altın çatalı yüce devletlülerimizden birisi yemeğin güzelliğinden olsa gerek ısırıp eğmiş.Tabak üzerinde dantel veya iğne oyası gibi görülen şeyse tamamen tabağa işlenmiş bir Japon işçiliği)
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.