Ömer ÖDEMİŞ
MARKSİZM’DEN SİYASAL İSLAM’A: KÜRT HAREKETİ (1)
MARKSİZM’DEN SİYASAL İSLAM’A: KÜRT HAREKETİ (1)
AKP’nin “açılım” girişimiyle başlayan çözüm süreci Kürt sorununu yeniden gündeme taşıdı. PKK’nın Genel Sekreteri Abdullah Öcal ile İmralı da yapılan görüşmeler ve tutanaklarının kamuoyuna sızmasıyla, sorun daha bir yakıcı halde kendisini dayatmaya başladı.
Öcalan’ın Nevroz kutlamalarına gönderdiği mesajın içeriğinde ki din vurgusu ise, solu yeni bir tartışmaya yöneltti. Öcalan ve PKK Markizimden gelip İslami bir çizgiye mi kaymışlardı? Öcalan’ın İslami vurgusu, yıllardır İslam’ın birleştirici rolüne dikkat çekmesi, AKP’nin İslam’ı referansları kullanan bir parti olması kafaları karıştırdı.
Kuşkusuz her sorun karşılıklı bulunan noktalardan, geri adımlar atılması, tavizler verilmesi ve her iki tarafından kendi tercihleri dışında farklı noktalarda uzlaşmayı gerektirir. Ancak karşılıklı verilen bu tavizler, adına hareket edilen gerçekliğin ötesi geçmesi durumunda yeni sorunların, yeni çatışmaların yaratılmasına neden oluşturur. Tehlikeli olan ve dikkat edilmesi gereken, çözün diye yola çıkılan süreçte, yeni sorunlar yaratmamak, halkların geleceklerini tahdit altına alacak adımlardan uzak durmaktır. Tartışmalar bu noktada odaklaşmaktadır.

Marksist bir hareket olarak PKK
PKK (Kürdistan İşçi Partisi) ulusal nitelikte bir devrimci hareket olarak ortaya çıkmıştır. İlk yıllarda siyasal olarak devleti kapitalist olarak nitelemiş ve “Kapitalist devlet, Türk ve Kürt halkını ayırt etmeden sömürmekte, baskı ve şiddete dayalı olarak siyasal iktidarını sürdürmektedir,” tespitini yapmıştı. Sömürgeci tek devlete karşı tek devrim yapılmalıydı ve Türk ve Kürt halkının tek kurtuluşu sosyalizmdi.
PKK uzunca yıllar bu siyasal eksende mücadelesini sürdürdü. Kendisini Kürt solu ya da, Kürdistan sosyalist hareketi olarak tanımladı. Sol, Sosyalist ve devrimci hareketler içerisinde yer aldı. 12 Eylül öncesi dönemde, özellikle doğu illerinde ki etkinliği ve diğer Kürt örgütlerine karşı kullandığı şiddet ile öne çıktı. Kısa sürede, diğer Kürt hareketleri içerisinden sıyrılarak, ciddi bir etkinliğe kavuştu. Kendisinden çok önce bölgede var olan hareketleri ve örgütleri tasfiye ederek, bölgede belirleyici güç konumuna yükseldi.
Bölgede yaygın olarak gerçekleştirdiği şiddet eylemleri ve aşiretlerle girdiği silahlı çatışmalar kısa sürede PKK’yı bölgede etkin bir güç durumuna getirdi.
12 Eylül darbesi ile diğer sol örgütler gibi PKK da ciddi darbeler alarak, gerileme sürecine girdi. Yönetici kadrolarının önemli bir kısmı cezaevlerine tıkılırken Öcalan yurtdışına çıkmayı başardı.
Diyarbakır cezaevinde yaşanan insanlık dışı işkencelere karşı direnen PKK hareketi bu süreçte pek çok önder kadrosunu kaybetti. Mazlum Doğan, Kemal Bir ve Mehmet Hayri Durmuş gibi önemli kadrolarını ölüm oruçlarında ve işkencelerde kaybetti. Diyarbakır direnişi ile yeniden mücadeleye tutunan PKK kısa toparlanarak askeri darbeye karşı mücadelenin hazırlıklarına başladı.
12 Eylül askeri darbesi sonrasında, 1982 yılın kurulan ve birlikte mücadeleyi –tek devlete tek devrimi- savunan FKBDC (Faşizme karşı birleşik direniş cephesi) içerisinde yer aldı. Bu yapıda PKK dışında DEV-YOL, DEVSOL, PAZRTİZAN, ACİL, VATAN PARTİSİ, TKEP vb. gibi örgütler de yer almaktaydı. Diğer bir ifadeyle PKK bu dönemde, ayrı bir devrimden ve ayrılmaktan yana değil, ortak devrimden yana olan, kendisini sosyalist olarak tanımlayan, bayrağında orak-çekiç olan bir örgüttü. 1984 eylemlerine kalkıştığında da bu siyasal biçimlenişten farklı değildi.
PKK Yurtdışında ağırlıklı olarak Lübnan da bulunan Filistin kamplarında uzun süre kalmış ve burada askeri ve teorik eğitim çalışmaları yaparak kadrolarını dinamik tutmayı başarmıştı. Türkiyeli diğer örgütler gibi Filistinlilere sağlanan barınma ve maddi olanaklardan faydalanan PKK, ilk eylemlerinde kullandığı silah ve teçhizatı da buradan edinmişti. Filistinli örgütler kendileri ile birlikte kalan siyasal örgütlere benzer yardımlarda bulunarak, dayanışma gösterirlerdi. Bu yardımlar kimi zaman silah, kimi zaman barınma olur iken bazen de maaş ödeme şeklinde olabiliyordu.
Sayıları 400-500 civarında olan PKK’lılar açık askeri mücadeleye, Filistin kamplarında sıkı bir şekilde hazırlanarak girdiler. İlk Türkiye sızma ve eylem girişiminde başarısız olan ve sınırda çıkan çatışma sonrasında kayıplarla geri dönmek zorunda kalan PKK, kısa bir süre sonra Eruh ve Şemdinli baskınlarını gerçekleştirdi.
1984 Ağustos ayında yaptığı Eruh Şemdinli baskınlarıyla açık açık askeri mücadeleyi başlattığını tüm dünyaya deklare etti. Askeri yönetimin tüm ülkeyi baştan sona denetlediği bir süreçte silahlı bir grup, iki ayrı kasabayı basarak, saatlerce propaganda yaparak, geri çekiliyordu.
Eruh Şemdinli baskını öncesinde, FKBDC üyelerine çağrıda bulunarak, faşizme karşı birlikte askeri eylemlerde bulunma talebini iletmiş ancak, cephe üyesi örgütlerden, ”hazır olmadıkları” yanıtını almıştı. Bunun özerine, kendisinin hazır olduğunu ve eylemelere başlayacağını, diğer örgütlerinde hazır olmaları durumunda kendilerine katılabileceklerini” söyleyerek, eylemleri başlatmıştı.
1984 de Marksist olarak başladığı eylem sürecinde ciddi kayıplar vermiş ancak yine de eylemlerine devam etmişti. Kürt bölgelerinde yeteri kadar güçlenemiyor ve kitlesel katılımları sağlayamıyordu. Dinsel ve ulusal dokuları güçlü olan Kürt halkına Marksizm vurgusu ile ulaşmak oldukça zor oluyordu. Daha ulusalcı bir kimliğe dayanma ihtiyacı kendisini dayatıyordu.
1989 sonrasında bayrağından orak çekiç amblemini çıkartarak kendisini Kürt hareketi olarak tanımlamış, silahlı mücadelesinin hedefini de özgür Kürdistan olarak belirlemiştir. Ancak 2000’li yıllar da ayrılma talebi yerine özgürlükçü, demokratik cumhuriyet ve anayasal vatandaşlık talebini seslendirmeye başlamıştır. Ayrılıktan yana olmadığını her fırsatta belirterek, mücadelesinin amacının, Türkiye de yaşayan Kürt halkına anayasal vatandaşlık hakkının tanınması, bölgesel özerklik verilmesi, kültürel hakların tanınması olduğunu ifade etmiştir. Yani birlikte yaşam koşullarının sağlanması üzerine formüle ettiği taleplerinin yerine getirilmesini istemektedir.
Türk sorunu mu Kürt sorunu mu?
Gelinen noktada Türk ve Kürt halkı arasında ki öncelikli sorun “şiddet”tir. Kaynağını tarihten alan bu şiddet bir an önce durdurulmalı ve sorun siyasal olarak, demokratik zeminde çözülmelidir. 1984 yılından bu yana 50 000 kişi yaşamını kaybetti. Her yıl 1500 Kürt genci dağa çıkarak çatışmalarda yer alıyor. Bu kirli savaşta harcanan toplam para 300 milyar dolar. 30 yıla yakın bir süredir bir yöntem olarak kullanılan şiddetin bedeli ağır olmuştur. Artık bu acıya son verilmelidir. Şiddetin dozu çözüm değildir. Sorunun tarihsel sürecinde, şiddetin her boyutu kullanılmış, acı ve gözyaşı dışında hiçbir sonuca ulaşılamadığı görülmüştür.
Sorunun tarafları var ise çözümünde tarafları vardır. Bu taraflar sorunun çözümü için demokratik zeminde yan yana gelmeli ve birlikte yaşam koşullarını oluşturmalıdır. Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin sorunu değildir. Kürt sorunu aynı zamanda bir Türk sorunudur. Bir demokrasi sorunudur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.