Hilal YILMAZ
Tarihin Huzursuz Milletleri: Bazı Toplumlar Neden Hep Çatışmanın Merkezindedir?
Dünya tarihinin tozlu sayfalarını karıştırdığınızda, karşınıza şaşırtıcı bir süreklilik
çıkar. Bazı milletler, yüzyıllar geçse de küresel gündemin odağından düşmezler.
Savaşların epi-merkezinde, büyük anlaşmaların imza masasında ve haritaların en
sancılı kırılma noktalarında hep onlar vardır. Onlarsız ne büyük bir yıkım tam olarak
anlatılabilir ne de kalıcı bir barış inşa edilebilir.
Roma, Moğollar, İngilizler, İranlılar ve İsrailliler...
Bu liste bir tesadüfün değil, tarihsel bir zorunluluğun ürünüdür. Bu toplumları "iyi" ya
da "kötü" olarak etiketlemek kolaycı bir yaklaşımdır ve asıl soruyu görmezden
gelmektir. Asıl soru şudur: Bu milletleri tarihin çekim merkezine hapseden güç nedir?
Coğrafyanın dayatması mı, inancın ateşi mi, yoksa kolektif bilinçaltına kazınmış bir
yok olma korkusu mu?
I. Roma: Genişleyen Güvensizlik
Roma’yı anlamanın anahtarı, onun hiçbir zaman tam anlamıyla "huzur" bulmadığı
gerçeğidir. Küçük bir şehir devletiyken komşuları tarafından kuşatılan Roma,
büyüdükçe düşmanlarının da büyüdüğüne şahit oldu. Kartaca’yı sildiğinde Partları
buldu; Germenleri dize getirdiğinde içten çürümeye başladı. Roma’nın genişlemesi bir
açgözlülükten ziyade, patolojik bir güvensizlikten besleniyordu: “Sınırı ne kadar uzağa
itersek, tehdit o kadar uzağa gider.” Ancak bu mantık, ucu açık bir felaketti; her yeni
sınır, yeni bir düşmanı doğurdu.
Analiz: Tarihin en büyük güçleri, genellikle en büyük varoluşsal kaygıları taşıyanlardır.
Güç ve korku burada zıt kutuplar değil; birbirini besleyen bir döngüdür.
II. Moğollar: Bozkırın Öfkesi ve Kimliksiz Güç
Cengiz Han, 13. yüzyılda kılıcıyla dünyayı ikiye böldüğünde, arkasında yalnızca yıkım
değil, devasa bir soru işareti bıraktı. Bozkır, cömert bir coğrafya değildir; insana
süreklilik ya da güvenlik vaat etmez. Bozkır toplumu için yerleşik dünya hem bir avhem de her an onları yutabilecek bir devdir. Cengiz Han’ın dehası, bu varoluşsal açlığı
organize bir öfkeye dönüştürmesinde yatıyordu. Ancak bu müthiş güç, bir paradoksa
sahipti: Fethettikleri yerlerde kök salamadılar. Çin’de Çinleştiler, İran’da Persleştiler,
Anadolu’da Türkleştiler.
Analiz: Saf askeri güç, bir kimlik anlatısıyla desteklenmediği sürece, fethettiği
medeniyetin içinde erimeye mahkûmdur. Yıkmak bir yetenek, inşa etmek ise bir
karakter meselesidir.
III. İngilizler: Sistemin Kılıçtan Keskin Gücü
İngiltere, "küçük bir adanın, sonsuz bir iştahla" dünyayı nasıl yutabileceğinin dersidir.
İngilizler karada devasa ordular kuramadılar, buna ne coğrafyaları ne de nüfusları
elveriyordu. Bunun yerine denizi, yani küresel ticaretin otobanını kontrol etmeyi
seçtiler. İngiltere’yi çatışmaların merkezinde tutan şey doğrudan işgal değil,
kurdukları "sistem"di. Hukuk, finans, dil ve lojistikten oluşan bu ağ, İngiliz bayrağının
çekildiği her yere kök saldı.
Analiz: Kalıcı fetihler kılıçla değil, standartlarla yapılır. Sistemi kuran aktör, sahneden
çekilse bile oyun onun kurallarıyla devam eder.
IV. İran: Bin Yıllık Kuşatılmışlık Hissi
İran, tarihin en ağır hafızalarından birini taşır. Modern dünya henüz
şekillenmemişken, Pers imparatorluğu cihanşümul bir iddiaya sahipti. Bu derin
hafıza, İran için hem bir zırh hem de bir yüktür. İskender’den Araplara, Moğollardan
modern Batı müdahalelerine kadar uzanan istila silsilesi, İran siyasetine tek bir
kavramı miras bıraktı: Stratejik Yalnızlık. Bugün İran’ın nükleer ısrarı veya bölgesel
vekil savaşları, basit birer yayılmacılık hamlesi değil; "bir daha asla yutulmama"
refleksidir.
Analiz: Tarihsel hafızası işgallerle örülü bir toplum için paranoya, irrasyonel bir tutum
değil, bir hayatta kalma mekanizmasıdır.
V. İsrail: Travmanın Devletleşmiş Hali
İsrail, 1948’den bu yana modern tarihin en keskin çatışma hattıdır. 2000 yıllık bir
sürgünün ardından gelen Holokost, bu devletin DNA'sına şu mutlak gerçeği kazıdı:
“Eğer egemen bir gücün yoksa, dünya seni korumaz.” Bu "varoluşsal travma", İsrail’ingüvenlik doktrinini şekillendirir: Orantısız güç, önleyici saldırı ve her ne pahasına
olursa olsun üstünlük. Ancak bu savunma refleksi, kendi düşmanını sürekli yeniden
üreten bir döngüye dönüşür. Filistin meselesi, iki meşru korkunun birbiriyle çarpıştığı
trajik bir kördüğümdür.
Analiz: Varoluşsal korku, bir devleti hem yenilmez kılar hem de uzlaşmayı "intihar"
olarak görmesine neden olacak kadar kırılganlaştırır.
Sonuç: Çarpışan Korkuların Tarihi
Bu örnekler bize şunu gösteriyor: "Huzursuz milletler" dediğimiz aktörler, aslında
tarihin yükünü en ağır hissedenlerdir. Onları çatışmanın merkezine iten dört ana
unsur vardır:
1. Travmatik Hafıza: Geçmişteki bir yok olma tehlikesi.
2. Kırılgan Coğrafya: Kendini savunmak için genişlemek zorunda hissetmek.
3. Aşkın Bir Anlatı: Kendini özel veya "görevli" kılan bir kimlik inşası.
4. Sistem Kurma ya da Reddetme İradesi.
Tarih, sadece kötü insanların ya da hırslı liderlerin savaşı değildir; o, birbiriyle
çarpışan varoluşsal korkuların hikâyesidir. Bu korkuları anlamadan tarafları
yargılamak, semptomu görüp hastalığı reddetmektir. Bazı toplumlar için huzursuzluk,
bir tercih değil; tarihin onlara biçtiği bir hayatta kalma biçimidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.