Bülent Hakan ALTUNCU
SEMET
Biz Semet derdik ama kafa kağıdında ismi “Samet” diye yazardı.
Çok temiz kalpli bir arkadaşımdı. Kendisi gibi emekçi babası Ahmet amcayı da çok sevmiştim görür görmez. Onlar Iğdır’dan ben ise Trabzon’dan aynı yıl, 88’de İstanbul’a gurbete gelmiştik, ben okumaya onlarsa inşaat işçiliğine. Her ikisinin bugün de aklımda kalan en belirgin fotoğrafları bellerine bağladıkları kalıpçı önlükleri olan görüntüleridir.
Samet ile bundan 15 gün önce İstanbul’da bir nikahta karşılaştık. Ula köyde evi yaptun ama köye bi doğri gelmeyusun, dedim kendisine. “Bu yazun inşallah geleceğum, uzun da kalacağum” dedi bana. Gelse de öyle sık karşılaşıp oturma şansımız olmadığını bildiğim halde yakınlarımda olacak olmasına sevindim; en azından birkaç saat oturup çay içip geçmişi yad etme şansım olabilirdi.
Yirmili yaşlarımda Cerrahpaşa’da okurken çalıştığı bir inşaatta ona yardıma gitmiştim. Ortak noktamız köydü. O aslında köyde hiç yaşamasa da kültürü bizim köyün kültürüydü, çünkü ben de dedemlerle Konya Seydişehir’de büyüsem de evdeki kültür Türkiye’nin bütün kültürlerinden farklı, kendine özgü özellikleri olan; ister Doğu Karadeniz deyin ister Pontus kültürü deyin her ise oydu. Belli bir yaşına kadar babasının işinden dolayı Iğdır’da kaldığı için benim de yeni geldiğim İstanbul’da Kürtlerle yeni yeni tanışıp onları merak ettiğim için onlar hakkındaki gözlemlerini merak ediyordum. Sadece Türk-Kürt olarak değil sünnii-şafi olarak önemli gözlemleri vardı. Tarafı netti: Türk ve sünniydi. Ama buna rağmen farklı olan ırk ve mezheplere karşı hiçbir önyargısı yoktu. Onlardan da çok iyi bahsederdi.
Bildiğinden asla taviz vermez, inat bir kişiydi ama ona en ters gelen düşünceleri bile sanırım bu Iğdır tecrübesinden dolayı ilgiyle ve gülümseyerek dinler, asla dalga falan geçmez aksine siz onu deli edecek şeyleri ona söyleseniz de o size ruhsal ve bedensel olarak daha yakınlaşır, gözleriyle, mimikleriyle bunu belli eder, bedensel temaslarıyla size yakınlığını belli eder ama sizle dalga geçen esprilerini bizim yöresel küfürleri ve söz sanatları ile beraber öyle tatlı bir şekilde yüzünüze derdi ki ne siz ona o, ne o size ne derse desin kesinlikle alınmazdınız.
Bugün köy derneği sitesine bir haber düştü: Ahmet oğlu Samet Şahin öldü diye. Algılamaya çalıştım. Bir yanlışlık var herhalde dedim. Şahin’ler çok kalabalık bir sülale çünkü bizim köyde.
On gün önce nikah salonunda görüştüğümüzde sapa sağlamdı, dik duruyor, çevik adımlarla yürüyordu ama saçı, sakalı, giyimi kuşamı kendinden ve dünya hayatından vazgeçmiş gibiydi. Özellikle benim yanıma sokuldu. Ben de akraba gurubumun bir araya geldiği topluluklardan ziyade özellikle ona eşlik edip onunla sohbet etmeye çalıştım. Yalnız bir hali vardı.

Psikolojisi epey bir süredir bozuktu. Hayata tutunabilmek için birçok psikiyatrik ilaç kullanıyordu. Çevresindeki birçok insan onu artık yarım akıllı sanıyordu. Oysa onla olan görüşmelerimde psikolojik rahatsızlık olabileceğini ele veren bir şeyler fark etsem de, hiçbir zaman gerçeklikten kopup saçmaladığını duymadım. Gayet aklı başındaydı ve o bu dünya düzeniyle barışacak kadar saf ve vicdansız biri değildi.
Kendine bir zarar vermiş olmuş olmasın diye kardeşini ve ortak bir arkadaşımızı aradım. Öldüğü günün gündüzü kendini çok yorgun hissettiğini söylemiş görüştüğü kişilere. Tüm bilgi bu kadar. Sonrasında da kalp krizinden ölmüş.
Ula Semet dedim; bu hayatta çok çektin ama bu hayatın en zor kısmını çok kolay hallettin. Tanrı yerini cennet, eşine ve çocuklarına da ömür boyu sabır verip, yardım etsin.
(Fotoğraf: Sultanbeyli’de; sanırım üniversite ikinci veya üçüncü yılımdayım. Onun fotoğrafı da vardır mutlaka hardisklerimde ama altı tane harsdiskin içinden bulup çıkarmam çok zor, neredeyse imkansız bir şeydi. Bu yüzden onunla olduğum bir anı sizlerle paylaşıyorum. Kendim küçük burjuva olduğum halde tüm kalbimle ve ölene kadar işçi sınıfının yanında olduğumu göstermek için Semet’e çektirmiştim)
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.