Dr. Mustafa ÇUKURYILDIZ
Liselilerin eylemleriyle Fransa Sokakları Neyi Anlatıyor?
Liselilerin eylemleriyle Fransa Sokakları Neyi Anlatıyor?
Ruhun ve Şehrin Mültecileri: Mesafesizliğin Sığınağı
İnsan zihni bir çatışmanın değil, hakiki bir anlaşılmanın ve asil bir idrakin özlemini çeker.
Uzak coğrafyalar arasındaki mesafeler eriyip, içimizdeki fırtınalarla yüz yüze geldiğimizde; yüksek sesle dikte edenlerin değil, sükunetle dinleyenlerin yarattığı o sarsılmaz sığınaklara ihtiyaç duyarız. Zira gerçek bir 'yer açma' arzusu; ne öfkeyle alan ihlali yapmaktır ne de belirsizliğin soğukluğuna kaçmaktır. Hakiki büyü, fırtınanın ortasında bile değişmeyen bir sabite olarak kalabilmekte ve muhatabına sınırlarını çiğnemeden 'buradayım' diyebilmektedir.
2026 sonbaharında Fransa’nın sokaklarına ve banliyölerine sızan derin gerilim de tam olarak bu ruhsal ve mekânsal mesafesizliğin patlamasıdır. Merkez ile çevrenin iç içe geçtiği, insanın kendi içsel mülteciliğiyle yüzleştiğinde; ne sırf sosyolojik kuramlar ne de yüzeysel sloganlar kâfi gelir. Asıl mesele, fırtınalı bir ruhun veya sarsılan bir şehrin çeperlerinde, o fırtınaya kapılmadan yön gösteren bir Kutup Yıldızı dinginliğiyle meseleye bakabilmektir...
Eskiden merkez ile çevre ülkeler arasında okyanuslar, dağlar, sınırlar vardı. Wallerstein'ın anlattığı klasik merkez-çevre ilişkisi, fiziksel uzaklık sayesinde biraz olsun gizlenebiliyordu. Küreselleşme ve iletişim bu mesafeyi sildi. Artık merkez ile çevre aynı ülkenin, aynı kentin içinde, bazen birkaç metro durağı mesafesinde yan yana yaşıyor. Paris'in parlak merkezleriyle banliyöleri arasındaki fark, artık haritada değil, günlük hayatta kendini karşılaştırıyor. 2026 sonbaharında Fransa'yı sarsan lise öğrencisi protestoları da tam bu yakınlığın yarattığı gerilimin patlamasıdır.
Bu gerilimi anlamak için tek bir teori yetmiyor. Wallerstein'ın mekânsal ve ekonomik eşitsizlik analizi, İbn Haldun'un asabiyet teorisiyle, Huntington'ın medeniyetler çatışması yaklaşımıyla ve Şerif Mardin'in mahalle baskısı kavramıyla birleştiğinde daha bütünlüklü bir resim çıkıyor. Banliyölerde biriken, sistem tarafından kenara itildiğini hisseden gençler arasında ortak mağduriyet temelli güçlü bir asabiyet filizlenmesi kaçınılmazdır. Yaşlanan ve görece güvenceli yerli nüfusun asabiyeti bireysel haklar içinde erirken, çevre gençliği kolektif bir dayanışma üretiyor. Bu dayanışma, ilerleyen zamanda sadece eğitim talebiyle sınırlı kalmayıp; temel haklar ve gelecek talebine de dönüşecektir. Daha iyi okul, daha fazla öğretmen istemenin ötesinde, eşit vatandaşlık hakkı, tanınma hakkı, fırsat eşitliği ve umut hakkı arayışı öne çıkacaktır. Bu gençler, sistemin kendilerine verdiği "eşit yurttaş" vaadinin kâğıt üzerinde kaldığını gördükçe, haklarını daha yüksek sesle talep edeceklerdir.
Huntington'ın medeniyetler çatışması tezi, bu tabloya kültürel bir katman ekliyor. Laik, cumhuriyetçi Fransız kimliği ile göçmen kökenli nüfusun taşıdığı kültürel kodlar arasındaki gerilim, banliyöleri bir "fay hattı" haline getiriyor. Bu fay hatları yalnızca medeniyetler arası değil; sınıfsal uçurum ile kimlik gerilimi aynı mekânda üst üste biniyor. Aynı medeniyet iddiası altında yaşanan derin ekonomik ve mekânsal fark, kültürel ayrışmayı daha da keskinleştiriyor. Wallerstein'ın merkez-çevre dinamiği burada devreye giriyor: Fiziksel mesafe kalktığında, eşitsizlik doğrudan yüz yüze geliyor ve gerilim kaçınılmazlaşıyor. Bu gerilim, aynı zamanda hak mücadelesinin de zeminini oluşturuyor.
Bu gençlerin arkasındaki görülmeyen asıl güç ise şimdilik olayların içine henüz girmemiş sistemin en çok dışladığı ailelerdir. Yıllardır ekonomik olarak kenara itilmiş, eğitimden, istihdamdan ve sosyal hareketlilikten yeterince pay alamamış ailelerin çocukları üzerinden yeniden görünür hale geleceği kaçınılmazdır. Kuşaklar arası birikmiş öfke, gençlerin sesine karışacaktır. Asabiyet burada sadece akran dayanışması değil; aile temelli, kuşaklar aşan bir hak arama ve direniş biçimi kazanıyor. Bu aileler ve çocukları, temel vatandaşlık haklarının fiilen tanınmasını isteyecektir.
Bir başka katman ise: Şerif Mardin'in mahalle baskısı. Banliyö gençliği, yapısal eşitsizliklerle birlikte geleneksel normların, kimlik dayatmalarının ve sıkı sosyal kontrolün ağırlığını da taşıyorlar. Gençlik bu baskıdan bıkmış durumdalar. Şimdilik görünürdeki eğitimdeki eşitsizlikleri ve bunlara bağlı hak ihlallerini ön plana çıkarıyorlar. Ancak ilerleyen süreçte mahalle baskısının da davranışlarında önemli bir motivasyon kaynağı haline geleceği kaçınılmazdır. O zaman eylemlerin sosyal, zihinsel ve kültürel boyutu daha belirginleşecek; eğitim dediklerinin yanına kimlik, özgürlük ve yaşam tarzı gerilimleri de eklenecektir. Çünkü bu gençler görünürdeki sadece eğitim değil, temel haklarını ve geleceklerini talep ediyorlar.
Sonuçta Fransa'da yaşananlar, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlı bir toplumsal uyarıdır. Mikro düzeye inmiş merkez-çevre gerilimi, güçlenen asabiyet, medeniyetler arası gerilim potansiyeli, dışlanmış ailelerin taşıdığı öfke, mahalle baskısından bunalan gençliğin arayışı ve temel hak mücadelesi bir araya geldiğinde sokaklar ısınıyor. Benzer dinamikler başka Avrupa'da İspanya İtalya Belçika Arnavutluk da da mayalanıyor.
Fark, Fransa'nın eşitlik retoriği ile sahadaki hak eşitsizliği arasındaki uçurumun daha dramatik olması.
Asıl soru şu: Merkez, çevrenin taşıdığı bu dayanışmayı ve hak taleplerini kapsayıcı bir vatandaşlık asabiyetine dönüştürebilecek mi? Yoksa yakın mesafedeki büyük zıtlıklar periyodik olarak sokaklara halka halka büyüyerek taşmaya devam mı edecek? Mahalle baskısından bunalan gençler, eğitim ve hak taleplerinin ötesine geçip daha derin bir sosyal-kültürel hesaplaşmaya mı yönelecek? Fransa'nın 2026 sonbaharı, bu soruların henüz yanıtlanmadığını gösteriyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.