Bülent Hakan ALTUNCU
TÜKETİM ÇAĞI
TÜKETİM ÇAĞI
Sosyal medya ile ilk tanıştığım yıllar çok keyifliydi.
Bir çocukluk arkadaşım köyümüz adına bir site kurmuştu. Henüz facebook yok, youtube bile yok. Uzun zamandır görüşmediğim köylülerimle sanal ekranlarda görüşme imkanı bulmuştum. Mutlu olmuştum. Herkes bir şeyler yazıyordu bense bir müddet sadece izleyici kaldım. Tabi beğendiklerime beğenimi iletiyorum, beğenmediklerime de eleştirimi yapıyordum, tamamen sessiz kalmıyorum fakat kendim bir başlık açıp da sitede paylaşmıyordum.
Sonra aklıma bir yazı konusu düştü. Konuyu en az beş gün içimde taşıdım. Sanki evde, işte değilim de geçmiş bir zamanda yaşıyordum. Kim bana bir şey sorsa ilkin duymuyor, tekrar tekrar sorulunca sanki derin bir uykudan uyanırmış gibi irkilerek kendime gelip cevap veriyordum. Zaman ve mekan değiştirmiş gibiydim. Beşinci gün oturdum klavyenin başına “Kemer Dağı’nı Dönmeden” başlıklı bir yazı yazdım ve paylaştım. Herkes şokta… İnanılmaz güzel yorumlar geliyordu… Haftada bir yazı paylaşmaya başladım. Haberdar olan siteye kaydoluyor, site üye sayısı katlana katlana artıyor, geceleri sabahlara kadar sitede çevrim içi insan oluyordu. Derken insanlar anlatım tarzıma, konularıma, üslubuma doydu ve bir yerden sonra bu fasıl hazin bir sonla sonlandı.
Sonra facebook çıktı. İlk fotoğrafım olay oldu. Sonra oradaki ilk yazım, ilk şiirim… Sonra ilk türkü formatlı çalışmam “Allah’tan Geldi” … Sonra ilk kitabım “Cahiliye Devrinden Enstantaneler” çıktı ve facebookta paylaştım gene aynı şekilde. Yayıncı bile şaşırdı, ilk bin baskısı 20 gün içinde bitti. İkinci baskı için de benden para istedi, tartıştık. Sözleşmemiz öyle değildi çünkü.
Tabi benim bu ilklerden sonra da yazılarım, şiirlerim, fotoğraflarım devam etti. Birkaç yıl içinde otuz civarı sözü bestesi bana ait eser yaptım, iki kitap daha çıkarttım.
Aynı köy sitesi maceram gibi gün geçtikçe ilgi azaldı. Baktım ki yeni beste yapsam da yeni bir kitap bastırsam da ilkleri gibi olmayacak.
Bu süreçler zarfında binlerce kişi ile etkileşimlerim oldu. Hepsine yakın bir dostummuş gibi geri dönüş yaptım. Birçoğu ile telefonla da görüştüm. Hatta bir kısmının yanlarına gidip onları ziyaret ettim. Bir kısmı da Trabzon’a gelince beni aradı, buluştuk onları ağırladım.
Yıların dostu, can yoldaşı gibi buluşmalar oldu, hepsinden çok mutlu ayrıldık. Fakat hemen hepsi ile bu dostluk, can yoldaşlık iki-üç veya beş yıl sürdü ve bitti.
Öyle bir tüketim toplumu olduk ki: Çok sevdiğimizi, saydığımızı düşündüğümüz hayran olup övgüler yağdırdığımız insanları bile daha çarpıcı, daha mucizevi bir şeyler üretmeyince çöp kutusuna atar olduk. Bu da tüketim çılgınlığının başka bir boyutu olarak karşımıza çıktı son çeyrek yüz yılda.
Oysa ben hiçbir zaman insanları şaşırtmak, kendime hayran bıraktırmak düşüncesiyle bir şeyler üretmedim. O an içime ne geliyorsa onu yazdım ve çevremle paylaştım. Ama iyi ama kötü… Ama edebi ama bozuk ağız… Ama tutarlı ama tutarsız… Ama sevgi dolu ama nefret dolu…. Ne bir sihirbazlık ne bir cambazlık yapayım da insanları cezbedeyim diye bir yazıya girişmedim. O an ne geldiyse o! Hepsi bu! Kim ne der, kim darılır, kim çeker gider, başıma ne gelir hiç düşünmeden, hesap etmeden, vicdanımın sesini Tanrının hep yanımda olacağı güveniyle (ki o zaten vicdanımdı) yazdım haykırdım. O da bugüne kadar hep yanımda oldu sağ olsun. Yoksa benim yazdıklarımı, söylediklerimi başka biri söyleseydi yüz kere çarmıha gerilirdi.
Demek ki bu arada bu doğallığım ile bazı insanların kalplerine dokundum, duygularına tercüman oldum. Zamanla da benden sıkılıp çekip gittiler. Kısmen haklılarda, çünkü ben de bazen kendimden sıkılıyorum ve bu yazıyı da bugün Tele 2 haberlerinde izlediğim 1Mayıs haberleri sonrası sıkılınca yazmaya başladım.
İnsanların kendilerini bu çılgınca doyurma isteği, doyduktan sonra da kusup atma ile sonuçlanan tüketim hastalığı, seve seve yedikleri şeylerin tatlarının ötesinde sindirildiklerinde hangi yaşamsal biyokimyasal mekanizmalarda kullanıldıklarını, kendilerine nasıl bir yaşam enerjisi kattıklarını, bu gıdaların asıl amaçlarının sadece tat vermek olmayıp, çok daha temel ihtiyaçları giderdiklerini, çok daha önemli görevler üstlendiklerini bilmemeleri, sorunlarımızın özünü kavrayıp çözememe ve yaşam hakkı için, özgürlük için, eşitlik için örgütlenememe sorunlarına yol açıyor.
Ne zaman, neyden, ne kadar yememiz gerektiğini ve daha önemlisi niçin yediğimizi bilmediğimiz için bir yandan kitlesel olarak azalıyoruz, bir yandan ve bundan daha tehlikelisi yaş ortalamamız her yıl bir yaş daha artıyor, enerjimiz düşüyor, umudumuz tükeniyor. Sesimiz kısılıyor, heyecanımız azalıyor aynı şeyleri tekrar etmekten. Hayata aynı yerden bakıp aynı duyguları yaşadığımız arkadaşlarımızı bir zaman sonra bir cümlesine kızıp, sıkılıp, eksiltiyoruz hayatımızdan.
Zaten nesli tükenmekte olan bir insan soyuyuz, bari birbirimizi tüketmeyelim. Hele de ezberlerimiz yüzünden, putlarımız yüzünden….
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.