Bülent BAŞARAN:KANSERLİ ÖRGÜTLÜLÜK YADA GİZLİ ÖRGÜTSÜZLÜK!
Parti, dernek, sendika ve platform adı altında yüzlerce sosyal organizasyona sahibiz. Bu organizasyonlar; onu kuran ya da oluşturan toplum kesimlerinin sesi olmak ve onların sorunlarını gidermek amacıyla kuruluyorlar. Aslında hedef; toplumun tamamının ya
KANSERLİ ÖRGÜTLÜLÜK YADA GİZLİ ÖRGÜTSÜZLÜK!
Bülent BAŞARAN
Türkiye’deki partileri, sendikaları, dernekleri ve muadili olan demokratik kitle örgütlerini tıpkı kanser hücresi gibi saran ve günden güne onları zayıflatıp takatten düşüren bir hastalık var. Ve bu hastalık giderek yayılıyor. Kanser; hücre olmayı başaramamış yapıların tıpkı bir hücre gibi davranarak anormal hızla çoğalıp sağlıklı gerçek hücrelerin yerine geçmesidir. Bunlar hücre olma sürecini tamamlamakla uğraşmadıkları için sağlıklı hücrelerden daha hızlı çoğalarak tüm vücudu ele geçirir ve hastanın ölmesine neden olurlar. Türkiye’deki siyasal ve sosyal yapıların içinde bulunduğu durum buna benziyor.

Parti, dernek, sendika ve platform adı altında yüzlerce sosyal organizasyona sahibiz. Bu organizasyonlar; onu kuran ya da oluşturan toplum kesimlerinin sesi olmak ve onların sorunlarını gidermek amacıyla kuruluyorlar. Aslında hedef; toplumun tamamının ya da seçilmiş bir bölümünün belirlenmiş bir problemini çözmek. Örneğin; bir kesimin kimlik sorununu çözmek, bir kesimin ekonomik problemini çözmek, bir kesimin inançsal ve sosyal sorunlarını çözmek ya da tüm toplumu topyekûn refaha kavuşturmak amacındalar. İşçi ve memurların ekonomik ve özlük sorunlarını çözmek için sendikalar var, bir meslek grubunun mensuplarının sorunlarını çözmek için meslek odaları var, Alevilerin inançsal ve kimlik sorunlarını çözmek için dernekler var, bir köyün problemlerini çözmek için köy dernekleri var, coğrafi bir bölgenin halkının gurbette dayanışmasını sağlamak için hemşeri dernekleri var, ülkenin genel sorunlarını çözmek için irili ufaklı onlarca parti var. Bu yapıların öznesi; halk yada üyeleri, amacı ise; o halkın yada üyelerinin bir derdine çözüm üretmek.
Lakin son yıllarda örgütler ile halk arasında kurulan bu denklem yıkıldı. Artık örgütler kendisini özne yaparak, salt kendi sorunlarını çözmek noktasına savruldular. Halk tamamen bu denklemin dışında kaldı. Kurulan sosyal organizasyonlar artık sadece kendi sorunlarını çözmek noktasında hareket ediyorlar ve giderek sorunlarını çözmek için kuruldukları halkla bağlarını kopararak içlerine kapanıyorlar.
Örgütler; kendilerini görünür kılmayı, kendi ekonomik giderlerini karşılamayı, kendi hukuksal sorunlarını çözmeyi, halkın sorununu çözüyormuş gibi gösteriyorlar. Örgüt yöneticileri ise örgüte hizmet etmeyi, o örgütün kuruluş sebebi olan halka hizmet etmek olduğu yanılgısına düşüyorlar. Örneğin; bir sendika ya da dernek, binasını tamir ettirmeyi, yeni masa/sandalye almayı ya da yeni bir binaya taşınmayı halka hizmet olarak lanse ediyor. Giderek tüm örgütler, kendi örgütsel sorunlarını kitlenin sorunlarının önüne koyuyor ve hatta kitlenin sorunlarından büsbütün uzaklaşıyor.
Böylece kitleler ile bu yapılar arasında bir mesafe oluşuyor ve kopuşlar yaşanıyor. İşçiler sendikalardan, halk partilerden, üyeler derneklerden uzaklaşıyor. Çünkü kitleler üyesi oldukları örgütlerin, kendi sorunlarını çözmek yerine örgütün iç sorunlarıyla uğraştıklarını görüyorlar. Yabancılaşıyorlar. Bunu gördükleri andan itibaren ise; ya hatıra binaen, ya dışlanma korkusuyla ya da “canları cehenneme” diyerek örgütle hukuki bağlarını sürdürüyorlar. İşte hastalık bu noktada başlıyor. Örgüt yöneticileri, bu gönülsüz bağlılığı gerçek bir örgütlülük zannediyorlar. Ve “şu kadar üyemiz var, bu kadar şubemiz var” diyerek büsbütün temelsiz bir özgüvene sahip oluyorlar. Sonra kitlelere “hadi şuraya gelin, şunu yapalım” dediklerinde, sayısal olarak sahip oldukları üyelerinin büyük çoğunluğunun aslında örgütsüz olduğunu görüyorlar. İşte bunun adı “gizli örgütsüzlüktür” yani kanserli örgütlülüktür. Sahtedir ve gerçeği yansıtmamaktadır. Yöneticiler de dâhil herkesi yanıltmaktadır.
Örgütler kendi içlerine kapanarak; başkanlık yarışlarıyla, siyasette ön alma ve koltuk kavgalarıyla, gruplar ya da hizipler arası güç mücadeleleriyle uğraşırken, kendi kuruluş amaçlarından giderek uzaklaşmaktalar. Görünürlük, popülerlik, maddi veya sosyal beklentiler, pohpohlanma arzusu, siyasi rant vb bir çok etmen tarafından zehirlenen örgüt yönetimleri artık tüm enerjisini örgüt içindeki pozisyonunu korumaya adamaktalar. Siyasetçiler; bir sonraki seçimdeki yerini yada sıralamasını geliştirmeyi, partiye egemen olmayı, başkan, başkan yardımcısı vs olmayı temel hedef haline getirmekteler. Sendika ve dernek yöneticileri ise; yine başkanlık, yönetim, milletvekilliği, belediye başkanlığı ya da meclis üyeliği gibi kişisel amaçlara odaklanmış durumdalar.
Bu 1 Mayıs’ın tüm Türkiye’de bizlere gösterdiği tablo adeta bunun kanıtı oldu. Büyükşehirler de dâhil olmak üzere kitlesinin nerdeyse %10’unu alana çekemeyen örgütler gördük. Böylesi can yakıcı sorunların, yoksulluğun, hukuksuzluğun olduğu bir ülkede 1 Mayıs’ın böylesine cılız geçmesinin en temel nedenlerinden biri budur. Milyonların yaşadığı şehirlerde alanlarda çok komik kalabalıklar toplandı.
Şimdi hemen hükümetin baskı politikaları ve korku iklimi gibi bir izahat verilmeye çalışılacaktır. Bu yaklaşım bile kendimizi kandırmaktan ibaret sevgili arkadaşlarım. Evet, siyasal baskı ikliminin bunda bir etkisi vardır. Lakin şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz. Partiler, dernekler ve sendikalar şişirilmiş “hormonlu” bir büyüklüğe sahipler.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.