BİR KENTİN GELİŞMİLİĞİNİN ÖLÇÜSÜ VE AHLAKI, ENGELLİLERE AÇILAN ALAN KADADIR!
Engelliler açısından bir kentin dokusu, yalnızca rampalarla, asansörlerle, hissedilebilir yüzeylerle tanımlanamaz. Bunlar sonuçtur. Asıl mesele, o sonuçları doğuran zihniyettir. Bir kaldırımın ortasına dikilmiş bir elektrik direği, plansızlık değildir sa
BİR KENTİN GELİŞMİLİĞİNİN ÖLÇÜSÜ VE AHLAKI, ENGELLİLERE AÇILAN ALAN KADADIR!
Bir kenti tanımak için çoğu zaman gözümüz tarihi yapılara, meydanlara, anıtlara bakar… Taşın, betonun ve estetiğin diliyle konuşuruz. Oysa bir kentin gerçek karakteri sokakta, kaldırımda, otobüs durağında, kapı eşiğinde gizlidir. Daha doğrusu, o kentin en çok zorlanan, en çok görmezden gelinen insanlarına nasıl davrandığında saklıdır.
Çünkü bir kent, en güçlü olanlar için değil; en kırılgan olanlar için ne kadar yaşanabilir olduğuyla ölçülür

Engelliler açısından bir kentin dokusu, yalnızca rampalarla, asansörlerle, hissedilebilir yüzeylerle tanımlanamaz. Bunlar sonuçtur. Asıl mesele, o sonuçları doğuran zihniyettir. Bir kaldırımın ortasına dikilmiş bir elektrik direği, plansızlık değildir sadece. Bir rampanın araba parkıyla kapatılması, “dikkatsizlik” değildir. Toplu taşımada “idare et” bakışı, teknik eksiklikten ibaret değildir. Bunların her biri, toplumun bilinçaltını ele verir
İşte tam burada kent, mimari olmaktan çıkar, politik bir metne dönüşür. Engelli bireyler, bir kentte görünürse o kent gelişmiştir. Ama bu görünürlük “yardım edilen” bir görünürlük değil, eşit yurttaş olarak var olabilme görünürlüğüdür.
Bir tekerlekli sandalye kullanan bireyin sokağa çıkamaması, onun sorunu değildir. Bu, kentin başarısızlığıdır. Bir görme engellinin tek başına yol bulamaması, onun eksikliği değildir. Bu, toplumun kolektif körlüğüdür.
Engelliler aslında bize şunu gösterir. Bir kentte kim özgür değilse, aslında kimse tam anlamıyla özgür değildir.
Toplumların engellilere yaklaşımı çoğu zaman “merhamet” üzerinden kurulur. Ama merhamet, eşitliğin yerini tuttuğu anda sorun başlar. “Yardım edelim” diyen bir kültür ile. “Senin hakkın bu” diyen bir kültür arasında dağlar kadar fark vardır. Engelliyi “korunması gereken” bir varlık olarak görmek, aslında onu kamusal alandan dışlamanın nazik biçimidir. Oysa mesele korumak değil, eşitlemektir. Bir şehir planlanırken sorulması gereken en temel soru şudur: “Bu kent kimler için?” Eğer cevap, “herkes için” değilse; orada bir eksiklik değil, bir tercih vardır. Engelliler için düzenlenmiş bir kent, aslında herkes için daha yaşanabilir bir kenttir. Düzgün kaldırımlar, yaşlılar ve hamileler, çocuklu kadınlar için de gereklidir. Sesli sinyaller, çocuklar için de güvenliktir. Erişilebilir toplu taşıma, geçici sakatlık yaşayan herkes için hayattır.
Yani mesele bir “azınlık” meselesi değil, insan olma hali meselesidir.
Bir kentin vicdanı, müzelerinde değil, engellilerin tek başına gezebildiği sokaklarda atar. Bir kentin kültürü, festivallerinde değil, en zayıf bireyine sunduğu yaşam alanında görünür. Bir şehir, engellilerin özgürce yaşayamadığı ölçüde eksiktir; eksik olan ise aslında o şehrin vicdanıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.