Bülent Hakan ALTUNCU
MARZUBA VE KALANDAR
Sene 2009 da Van’dan Trabzon’un Araklı ilçesine tayin oldum. Ameliyathane de çalışan uzun boylu, güler yüzlü, son derece saygılı, mert ve yiğit bir emekçi bir arkadaşla tanıştım. Bu özelliklerinden dolayı kendisini çok sevdim. Babasıyla da tanıştım; babayiğit, kalender bir insan. Derken ailesinden birçok insanla tanıştım. Köylerine gittim.
Araklı’nın Marzuba hariç bütün köylerinde CHP’ye yüzde iki bile oy çıkmaz. Bu köyde ise oyların çoğunluğu CHP ve HDP dahil diğer sol partilere veriliyordu. Sağ partilere ise köyden ayrılıp arazilerini ve hayvanlarının bakımını devrettikleri “bekçi” dedikleri başka köylerden gelip köye yerleşen insanlardan oy çıkarmış.

Köylerine gittim demiştim. İlk gidişimde bir dolmuş durağında bir Nazım Hikmet şiiri, başka bir taş duvarda Ahmet Arif şiiri yazılı olduğunu görmüştüm.
Sonrasında ömrü koyunların peşinde geçmiş, dağların efesi, heybetli duruşu olan Tayyar amcayla tanışmış, onun davetiyle evinin içine girmiştim. Karadeniz’de yaptığım fotoğraf gezilerimde bir yerde sohbete kurulursam öncelikle şüpheyle karşılandığımı, kadınların ise birden etraftan kaybolduğunu çok gözlemiştim. Tayyar amcanın evi öyle değildi, sanki karısı öz yengem, kızları da kuzenlerim gibiydi. Bu durum Karadeniz’de pek rastlanmayan bir durumdu.
Tayyar amcanın evinin yanında çok büyük bir konak vardı. En alt katında suçluları hapsettikleri bir zindan vardı. Bu konakta en son Deniz Gezmişlerden iki üç yıl önce üniversiteye girmiş, 68 kuşağının örgütlenmesinde katkıları olmuş, yıllarca dağlarda kaçak yaşamış Koca Yusuf denilen devrimci bir amcamız yaşamış. O öldükten sonra konak,@ otların yığıldığı bir merek halini almıştı. Fakat kara ocak çevresinden tavana kadar ve tüm kapılarına kadar binlerce motif atılan el işçiliğinin inanılmaz örnekleriyle dolu bir konaktı. İnanılmaz hayran kalmıştım. Belki bu hayranlıkla nazar ettim ki bir yıl geçmeden o konak yanmıştı.
Tayyar amca o sohbetimizde bana şunu demişti: Osmanlı zamanı biz buraların ağasıydık, Cumhuriyet geldi ağalığımız kalmadı. Bu şimdi Osmanlı gelsin hevesinde olan marabalar bilmiyorlar ki o düzen gene gelirse biz gene ağa oluruz, onlar da gene maraba ama bunu anlamıyor bu salaklar.
Köye o ilk gidişimde mi yoksa sonraki gidişlerimde mi öğrendim bilmiyorum: Bir gün 80’li veya 90’lı yıllarda köye İstanbul’dan soy geçmişini araştıran birisi gelmiş. Köylülere demiş ki: Ben Tunceli Pülümürlüyüm. Bir zamanlar atalarımdan mesleği kalaycılık olan biri Pülümür’den çıkıp buraya gelmiş, muhtemelen sizlerde onların neslisiniz. Köylüler Karadeniz kültürü ve inanışlarına öyle adapte olmuşlar ki şaşırmışlar ama yok biz kesin kes Karadenizliyiz de dememişler. Adamı yedirip, içirip, ağırlayıp göndermişler.
Bu hikayeyi dinledikten sonra köyün sol eğilimli olması, içkiyi fazla tüketmesi ve kadın erkek ilişkilerinin tam demokratik olmasa da bölgenin diğer köylerine göre daha demokratik olması, kadınların özgüveni, doğallığı, rahatlığı, erkeklere perde arkasından şüpheyle bakan değil aksine tamamen kendi türünden bir insan olarak bakması, kızların babalarıyla ve anneleriyle sanki arkadaşları gibi rahat konuşmaları, espriler yapmaları köye İstanbul’dan gelen Pülümürlü adamın tezinin doğruluğuna inandırdı beni doğrusu.
Daha sonraki yıllarda o köyden tanıdığım insanların hepsinde şunu gördüm: Algıları güçlü, estetik zekaları üst seviyede, sanatsal zekaları olan, çalışkan, dürüst ve mert insanlar…
Bu köyden mesleği güvenlik görevlisi olan biri öyle bir tatil köyü yapmış ki köyünde, sokaklarından, taş duvarlarından, serander tipi evlerinden, 360 derece dönen konaklarından, bu evlerin içindeki el emeği ince işçilikli mobilyalarından, oyalı yastıklarından, perdelerinden, taş lavobalarından, pirinç musluklarından, askılıklarından, bakır düğmelerine kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüş ve bir tatil köyü değil adeta bir müze yapmış köyünde.
Ve bugün ilk kez birinci Kalandar şenliğini düzenlemiş tesislerinde. Köye girmeden önce arabaları park ettirmiş, gelenleri minibüslerle şenlik alanına getirtmiş. Şenlik alanının her yanını variller içinde yanan ateşlerle ev odası sıcaklığına getirtmiş. Yetmemiş gelen her konuğa köfte-ayran, çay ikram etmiş.
Pes yani dedim, eğer ilki böyleyse sonrakileri nasıl olur, hatta yapılamaz diye düşündüm.
Düşündüm, düşündüm ama çok düşünmeye de gerek yok. Karadeniz bölgesinde turizmi kuymak, muhlama, alabalık satmak, salıncakta adam sallatmak ve kısa yoldan voleyi vurmak olarak görenlerin kendilerini bölgemizin kültürel temsilcisi ve turizm girişimcisi sandıkları bir yerde bu etkinliği ve estetiği görmeleri, ülkemizin en özgün bu coğrafyasından ne kadar bihaber olduklarını bilmelerini çok isterim.
Helal olsun sana Marzuba. Helal olsun Gafulluk Tatil köyü.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.