SYKES-PİCOT'TAN SONRA: ORTADOĞU'NUN YENİDEN ŞEKİLLENİŞİNDE TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİK KONUMU

SYKES-PİCOT'TAN SONRA: ORTADOĞU'NUN YENİDEN ŞEKİLLENİŞİNDE TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİK KONUMU

Analiz Mart 2026

Bir Düzenin Çözülüşü

Ortadoğu, yüz yılı aşkın süredir Sykes-Picot Anlaşması'nın (1916) çizdiği sınırlarla yaşıyor. İki Avrupalı diplomatın bir harita üzerinde cetvel ve kalemle belirlediği bu çizgiler, bölgenin etnik, mezhepsel ve kültürel gerçekliklerini hiçe sayarak Irak'ı, Suriye'yi, Lübnan'ı ve Ürdün'ü yarattı. Ne var ki 2026'nın ilk çeyreğinde bu düzenin artık sadece sembolik değil, yapısal olarak da çökmekte olduğuna dair güçlü işaretler belirginleşiyor. İran'a yönelik ABD-İsrail askeri operasyonları, Hürmüz Boğazı'ndaki artan tansiyon, Suriye'deki siyasi boşluk ve Gazze'deki insani felaket, hep birlikte Ortadoğu'nun haritasının yeniden çizilmekte olduğuna işaret ediyor.

Bu yazıda, söz konusu yapısal dönüşümü Türkiye'nin jeopolitik konumu üzerinden analiz edeceğiz. Amacımız günlük siyasi polemiklerin ötesine geçerek, Türkiye'nin bölgesel güç mimarisindeki yerini tarihsel derinlik, askeri kapasite, ekonomik bağımlılıklar ve diplomatik stratejiler ekseninde değerlendirmektir.

1. Sykes-Picot Sonrası Düzenin Yapısal Krizi

Ortadoğu'da yüzyıllık düzenin çöküşü, 2011 Arap Baharı ile hızlanan ancak kökleri çok daha derine uzanan bir sürecin ürünüdür. Libya, Suriye ve Yemen'deki iç savaşlar, Irak'ın fiilen bölünmüş yapısı ve Lübnan'ın kronik devlet krizi, Sykes-Picot haritasının artık işlevsiz olduğunu gösteren somut verilerdir. 2026 itibarıyla bu çözülme yeni bir boyut kazanmıştır: İran'ın bölgesel vekâlet ağının çökertilmesi. Hizbullah'ın Lübnan'daki askeri kapasitesinin zayıflaması, Hamas'ın Gazze'de uğradığı ağır kayıplar ve Suriye'deki rejimin İranlı desteğin yokluğunda yaşadığı kırılganlık, Tahran'ın otuz yıllık stratejik derinlik projesinin sonuna yaklaştığını gösteriyor.

İsrailli analist Meir Suissa'nın 'Sykes-Picot 2026' olarak adlandırdığı senaryo, bölgenin Batı tarzı ulus-devlet yapılarının çözüldüğü ve yerel kimliklerin yeniden ön plana çıktığı bir sürece girdiğini öne sürmektedir. Bu tez abartılı unsurlar içerse de, temel gözlemi doğrudur: Ortadoğu'daki güç dengesinin üç tarihsel sütunu — Arap devletleri, İran ve Türkiye — arasındaki ilişki kökten yeniden tanımlanmaktadır.

2. Türkiye'nin Savunma Sanayiindeki Dönüşüm ve Güç Projeksiyonu

Türkiye'nin jeopolitik konumunu anlayabilmek için savunma sanayiindeki yapısal dönüşüme bakmak zorunludur. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre Türkiye, 2020–2024 döneminde küresel silah ihracatının yüzde 1,7'sini gerçekleştirerek dünyanın 11. büyük silah ihracatçısı konumuna yükselmiştir. Bu oran, bir önceki beş yıllık döneme kıyasla yüzde 103'lük bir artışa karşılık gelmektedir. İnsansız hava aracı (İHA/SİHA) üretimindeki kapasite, Türkiye'yi modern savaş teknolojilerinin küresel tedarikçilerinden biri haline getirmiştir.

Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, Türkiye'nin askeri kapasitesindeki gelişimin salt platform bazlı bir modernizasyon olmadığıdır. TCG Anadolu'nun müşterek komuta yapısı olarak kullanılması, Steadfast Dart 2026 tatbikatında yaklaşık 2.000 personelin kısa sürede konuşlandırılması ve siber alan ile sensör-ağ entegrasyonundaki ilerlemeler, sistem temelli bir dönüşüme işaret etmektedir. Türkiye artık yalnızca konvansiyonel kuvvetlerle değil, çok katmanlı bir güvenlik mimarisiyle bölgesel güç projeksiyonu gerçekleştirmektedir.

Bu gelişme, bölgesel dengeleri doğrudan etkiliyor. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki derinleşen güvenlik işbirliği, yalnızca Türkiye'ye yönelik taktik bir dengeleme girişimi olarak değil, Doğu Akdeniz güç mimarisinin yeniden yapılanmasının bir yansıması olarak okunmalıdır.

3. Türkiye-İsrail Gerilimi: Stratejik Kırılma mı, Taktik Sürtünme mi?

2026 Mart'ı itibarıyla Türkiye-İsrail ilişkileri, son on yılın en gergin dönemini yaşamaktadır. İsrail iç kamuoyunda Türkiye'nin 'gelecek cephe' olarak tartışılması, çatışmanın yalnızca Filistin meselesiyle sınırlı kalmayacağının açık bir göstergesidir. İngiliz The Telegraph'ta yayınlanan bir analize göre, olası bir Türkiye-İsrail çatışması İsrail'in çok daha fazla tecrit edilmesine yol açabilecektir. Aynı analiz, böyle bir krizin ABD-İsrail ilişkilerini bile olumsuz etkileyebileceğini vurgulamaktadır.

Ancak meseleyi salt ikili ilişkiler çerçevesinde değerlendirmek yanıltıcı olur. Türkiye-İsrail gerilimi, aslında Ortadoğu'daki güç dengesi mimarisinin yeniden kurulma sürecinin bir parçasıdır. Tarihsel olarak Ortadoğu'daki istikrar (ya da istikrarsızlık) üç sütun üzerine kuruluydu: Arap devletleri, İran ve Türkiye. İran'ın bölgesel vekâlet ağının çökmesiyle bu üçlü denge bozulmuş; Türkiye, bölgede İsrail'in genişlemeci politikalarına karşı koyabilecek en güçlü aktör olarak öne çıkmıştır. İsrail'in Türkiye'yi 'yeni İran' olarak tanımlama eğilimi, bu yapısal değişimin bir itirafıdır.

4. NATO, Avrupa ve Avrasya: Çok Vektörlü Dış Politikanın Sınırları

ABD Kongresinde sunulan 'Türkiye ile Diplomatik İlişkileri Yeniden Düzenleme Yasası' tasarısı, Türkiye'nin ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Avrupa ve Avrasya Bürosu'ndan Yakın Doğu Bürosu'na taşınmasını öngörmektedir. Bu sembolik ama son derece anlamlı girişim, Washington'un Türkiye'yi artık bir Avrupa müttefiki değil, bir Ortadoğu aktörü olarak konumlandırma eğilimini yansıtmaktadır. Tasarının gerekçesinde Ankara'nın Rusya, Çin ve İran ile derinleşen bağlarına atıf yapılması, bu yeniden sınıflandırmanın arkasındaki stratejik hesabı açık etmektedir.

Öte yandan, 2026 Münih Güvenlik Raporu uluslararası sistemin 'yıkım altında' olduğu bir döneme girildiğini vurgulamaktadır. Avrupa ülkelerinin Ukrayna savaşının maliyetini iç politikalarında hissetmeye başlaması, artan enerji fiyatları ve mülteci krizinin aşırı sağın yükselişini tetiklemesi, Avrupa'nın güvenlik mimarisini derinden sarsmıştır. Bu tablo, paradoksal biçimde Türkiye'nin hem NATO içindeki hem de bölgesel dengelerdeki stratejik değerini tarihin en yüksek seviyelerinden birine çıkarmıştır. Avrupa'nın askeri kapasitelerinin yetersizliği ve savunma sanayiindeki Amerikan bağımlılığı, Rusya ile muhtemel bir doğrudan çatışma senaryosunda Türkiye'nin askeri gücünü ve stratejik konumunu vazgeçilmez kılmaktadır.

Türkiye'nin çok vektörlü dış politikası — bir yandan NATO müttefikliğini sürdürürken öte yandan Rusya ile pragmatik ilişkiler kurmak, BRICS ülkeleriyle diyalog halinde kalmak — bu yapısal durumun doğal bir sonucudur. Ancak bu stratejinin sürdürülebilirliği, Ortadoğu'daki askeri gerilimin tırmanma hızına ve ABD'nin bölgesel önceliklerinin evrimine bağlı olarak sınanmaktadır.

5. Enerji, Ekonomi ve Jeopolitik Kırılganlık

Jeopolitik analizler çoğunlukla askeri ve diplomatik boyutlara odaklanır; oysa Türkiye'nin bölgesel konumunu belirleyen en kritik değişkenlerden biri enerji bağımlılığıdır. Ortadoğu'daki gerilim, özellikle Hürmüz Boğazı çevresindeki tansiyon, küresel enerji fiyatlarını doğrudan etkilemektedir. Türkiye'nin enerji ithalatına yüksek derecede bağımlı bir ekonomi olması, bu fiyat dalgalanmalarının üretim maliyetleri, enflasyon ve cari denge üzerinde doğrudan etkili olmasına yol açmaktadır.

JP Morgan'ın Mart 2026 tarihli Türkiye raporunda, jeopolitik gelişmeleri gerekçe göstererek yıl sonu enflasyon ve faiz tahminlerini yükseltmesi ve Merkez Bankası için faiz artırımını masaya koyması, ekonomik boyutun göz ardı edilemeyeceğinin somut bir göstergesidir. Cam, seramik ve demir-çelik gibi enerji yoğun sektörlerde maliyet baskısı artarken, öte yandan İran'ın ihracatındaki düşüşün Türkiye'ye plastik, demir-çelik, alüminyum ve bakır gibi alanlarda yeni ihracat fırsatları yaratması, krizin içindeki fırsat dinamiğini göstermektedir.

6. Tarihsel Sorumluluk ve Stratejik Tercih

Türkiye, 2026'da kendisini bir kavşak noktasında bulmaktadır. Ortadoğu'nun yüzyıllık düzeni çözülürken, Avrupa'nın güvenlik mimarisi sarsılırken ve küresel güç dengeleri yeniden şekillenirken, Ankara'nın stratejik tercihleri yalnızca kendi geleceğini değil, bölgenin geleceğini de belirleyecektir.

Burada karşı karşıya olunan temel ikilem şudur: Türkiye, bölgesel güç projeksiyonunu genişletirken ekonomik kırılganlığını nasıl yönetecektir? Savunma sanayiindeki atılım ve diplomatik etki alanının genişlemesi, enerji bağımlılığı ve makroekonomik baskılarla dengelenmelidir. Gerçek stratejik derinlik, askeri kapasiteyle ekonomik dayanıklılığın bütünleştirilmesinden geçmektedir.

Cumhuriyet'in kurucu felsefesindeki 'yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesi, bu bağlamda yalnızca bir barış temennisi olarak değil, güçlü ve bağımsız bir devlet iradesinin ifadesi olarak yeniden okunmalıdır. Haklılık uluslararası meşruiyeti sağlar; güç ise bu meşruiyeti koruyabilecek kapasiteyi oluşturur. Ortadoğu'nun yeniden şekillendiği bu kritik dönemde Türkiye'nin önündeki temel görev, hem haklılığını koruyan hem de gücünü geliştiren bir devlet politikasını tutarlı biçimde sürdürmektir.

Sykes-Picot düzeni çökerken, yeni düzenin mimarları masaya oturuyor. Türkiye'nin bu masada olup olmayacağı değil — zira orada olmak bir tercih değil, coğrafi ve tarihsel bir zorunluluktur — nasıl oturacağı sorusu, 2026'nın ve sonrasının en kritik jeopolitik sorusudur.

Bu yazı yazarın kişisel görüşlerini yansıtmaktadır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.