Güven BAYAR
YAĞMANIN COĞRAFYASI İSTANBUL’DU, KORKUNUN COĞRAFYASI ANADOLU
YAĞMANIN COĞRAFYASI İSTANBUL’DU, KORKUNUN COĞRAFYASI ANADOLU
6-7 Eylül 1955’i yalnızca İstanbul’da bir gecede gerçekleşen bir yağma, saldırı ve yıkım olarak okumak, yaşanan felaketin en önemli sonucunu gözden kaçırmaktır. Çünkü o gece kırılan yalnızca vitrinler, kapılar, kiliseler ve evler değildi. Asıl kırılan, bu ülkede birlikte yaşama ihtimaline duyulan güvendi.
6-7 Eylül’de hedef alınanların büyük çoğunluğu Rumlardı; ancak Ermeni ve Yahudi yurttaşlar da saldırılardan payını aldı. Binlerce işyeri, ev, ibadethane ve mülk tahrip edildi. Fakat İstanbul’daki saldırının yarattığı korku sadece İstanbul sokaklarında kalmadı. Haberler Anadolu’ya ulaştığında, geçmişe dair acılar da insanların zihninde yeniden açılmış oldu.

Çünkü 6-7 Eylül, gayrimüslim yurttaşların karşısına boşlukta çıkmadı. Bundan yalnızca on üç yıl önce, 1942’de Varlık Vergisi uygulanmış; sermaye Türkleştirmek istenmiş, ekonomik varlıkları hedef alınmış gayrimüslimler ağır vergilerle karşı karşıya bırakılmıştı. Ağır vergileri ödeyemeyenler ise Aşkale çalışma kampına gönderilmişti. Varlık Vergisi, devletin yurttaşlar arasında ayrım yapabileceğini gösteren ağır bir kırılmaydı. 6-7 Eylül ise bunun yalnızca ekonomik bir tehdit olmadığını gösterdi: Bir gece içinde mülkünüz, işiniz, mahalleniz ve can güvenliğiniz de hedef haline gelebilirdi.
Bir bavula sığan sürgünün hikâyesi:
20 Dolar 20 Kilo
1964’te bu kez Rumlar, Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs geriliminin ortasında toplu biçimde sınır dışı edildi. Yanlarına sınırlı miktarda para ve eşya alarak ülkeyi terk etmeleri istendi. Aileler bölündü, evler ve işyerleri geride bırakıldı. İstanbul’un Rum nüfusunun tasfiyesi hızlandı.
Bunları birbirinden kopuk olaylar olarak okumamak gerekiyor. Gayrimüslim yurttaşların hafızasında bunlar birbirine eklenen halkalardı: 1942’de ekonomik güvenlik, 1955’te can ve mal güvenliği, 1964’te ülkede kalabilme hakkı sarsıldı.
Anadolu özelinde Ordu’da bu hikâyeni sessiz tanıklarından.
1955’e gelindiğinde Ordu’da artık bir Rum cemaati yoktu. Kentte az sayıda Ermeni aile yaşamaya devam ediyordu. Fakat Ordu’dan İstanbul’a göç etmiş Ermeni aileleri vardı ve onların hayatları da İstanbul’da 6-7 Eylül gecesi doğrudan hedefi haline geldi.
Mıgır Sarkisyan bunlardan biriydi. Sultanhamam’daki dükkânı 6-7 Eylül gecesi yağmalandı. Bir yıl sonra, 1956’da kardeşiyle birlikte Türkiye’yi terk etti. Almanya, Paris, Brezilya ve Arjantin’e uzanan yeni bir hayat başladı. Bu hikâyenin önemli tarafı yalnızca bir dükkânın yağmalanmış olması değil. Asıl mesele, o yağmanın bir insanın Türkiye ile kurduğu geleceği de yerinden sökmesidir.
6-7 Eylül’ün ardından başlayan göç hikâyesi bize şunu anlatıyor: Türkiye’nin herhangi bir yerinde yaşayan gayrimüslim bir yurttaş için İstanbul’da yaşananlar artık yalnızca İstanbul’un meselesi değildi. Anadolu’nun dört bir yanındaki insanlar aynı soruyu sormaya başladı: “Bugün İstanbul’da olan yarın burada da olabilir mi?” İşte 6-7 Eylül’ün Anadolu’daki en büyük tahribatı buydu.
Belki Ordu’da o gece İstanbul’daki gibi binlerce dükkân yağmalanmadı. Ama İstanbul’dan gelen haberler, Ordu’da yaşayan Ermeni ailelerin hafızasında da çok daha eski korkuları tetiklemeye yetti. Çünkü bu topraklarda yüz yıldır yaşanan güvensizlik duygusu ve hafızası çok güçlü. 1915 Tehciri, Varlık Vergisi daha unutulmamıştı. Geçmişin büyük kırımları ve zorunlu göçleri aile hafızalarında hâla canlıydı. 6-7 Eylül, bütün bu geçmişin üzerine yeni bir kırılma ve göç dalgası ekledi.
Bu yüzden 6-7 Eylül’ün sonuçlarını yalnızca yağmalanan dükkânların sayısında aramak eksik bir tarih okuması olur. Bazı sonuçlar tutanaklara girmez. Bazı göçlerin sebebi tek bir belgede yazmaz. Bazı aileler neden gittiklerini yıllarca anlatmaz. Bir bavul hazırlanır, bir ev kapatılır, bir dükkân satılır ya da terk edilir ve hayat başka bir ülkede yeniden kurulur. Sonra geriye, gidilen ülkelerin adresleri kalır ve bütün bu adreslerin arkasında, bir zamanlar Ordu’dan, İstanbul’dan, Anadolu’nun başka kentlerinden başlayan hayatlar vardır. Bu nedenle 6-7 Eylül’ün haritasını yalnızca İstanbul sokaklarında aramak, olayın gerçek coğrafyasını gölgelemektir.
6-7 Eylül’ün üzerinden yetmiş bir yıl geçti. Vitrinler çoktan yenilendi, sokaklar değişti, dükkanların tabelaları söküldü. Ama o gecenin asıl izi, artık var olmayan insanların ve bir daha geri dönemeyecek ailelerin hikâyelerinde saklı ve yaşamaya devam ediyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.