ÇOCUKLAR DEĞİL, DÜZEN ŞİDDET ÜRETİYOR: BİR TOPLUMSAL ÇÜRÜMENİN ANATOMİSİ*

ÇOCUKLAR DEĞİL, DÜZEN ŞİDDET ÜRETİYOR: BİR TOPLUMSAL ÇÜRÜMENİN ANATOMİSİ*

Namluyu dolduran bu düzenin işleyişini gizlemek için başvurulan ilk yöntem, şiddeti bireysel bir patolojiye indirgemektir. Kapitalist toplum, faili toplumsal ve sınıfsal bağlamından kopararak onu sadece bir "bireysel bir patoloji" olarak etiketler. Bu id

ÇOCUKLAR DEĞİL, DÜZEN ŞİDDET ÜRETİYOR: BİR TOPLUMSAL ÇÜRÜMENİN ANATOMİSİ*

Nasır Nesanır, TTB Halk Sağlığı Kolu Başkanı

14 Nisan’da Urfa’da yaşanan okul saldırısı ve hemen ardından Maraş’ta meydana gelen benzer bir şiddet olayı, Türkiye’de çocuklar ve gençler arasındaki şiddetin nasıl kavrandığını bir kez daha açığa çıkardı. Toplum hızla görünür nedenlere yöneldi: Oyunlar suçlandı, mafya dizileri hedef gösterildi, okullara polis yerleştirme önerileri dillendirildi ve yasak listeleri uzadıkça uzadı.

Oysa burada temel bir çelişki vardı: Eleştirilen şiddet kültürü aynı zamanda her gün tüketiliyor ve yeniden üretiliyordu. Bu nedenle mesele dışsal bir “bozulma” değil, doğrudan içinde yaşanılan toplumsal ve ekonomik düzenin kendisidir. O tetiği çeken parmak bir çocuğa ait olabilir, ama namluyu dolduran bizzat bu düzenin kendisidir.img-7181.png

Namluyu dolduran bu düzenin işleyişini gizlemek için başvurulan ilk yöntem, şiddeti bireysel bir patolojiye indirgemektir. Kapitalist toplum, faili toplumsal ve sınıfsal bağlamından kopararak onu sadece bir "bireysel bir patoloji" olarak etiketler. Bu ideolojik sapma sayesinde, şiddetin kökleri sistemin derinliklerinde değil, bireyin zihninde aranır hale gelir.

Oysa bugün çocukların içine doğduğu dünya; yoğun rekabetin kutsandığı, başarısızlığın bireysel bir suç sayıldığı ve gelecek güvencesinin tamamen yok edildiği bir savaş alanıdır. Sürekli aşağılanma ve değersizlik hissinin sistematik olarak üretildiği bu iklimde şiddet, bir sapma değil; derin bir yabancılaşmanın feryadıdır.

Çocukların kendilerine, birbirlerine ve yaşadıkları dünyaya yabancılaştığı bu süreçte şiddet, patolojik bir istisna değil; bu kuşatılmışlık hissinin en gürültülü dışavurumudur.

Eğitim sisteminden sosyal hayata kadar her alan, bireyi kendi yaşamının öznesi olmaktan uzaklaştırıp birer performans nesnesine dönüştürürken, çocuk için şiddet bu dünyada bir "varlık ispatı" haline gelir. Ancak sistem, bireyin bu varlık çığlığını duymak ve kökteki sorunu çözmek yerine, toplumun ürettiği o sessiz rızayı arkasına alarak en bildik refleksine, yani yasaklama fetişizmine sığınır. "Oyunları yasaklayalım, dizileri kaldıralım" gibi öneriler, aslında yüzeyi temizleyip çürümüş temeli gizlemeye yarayan birer "vicdan aklama" aracıdır. Bu içerikler masum değildir ancak dışarıdan gelen işgalciler de değildir; bunlar doğrudan mevcut düzenin kültürel uzantılarıdır.

Şiddetin kaynağını sınıfsal eşitsizlikte, geleceksizlikte ve eğitim sisteminin rekabetçi doğasında aramak yerine, meseleyi "güvenlik" parantezine almak, sistemi bir kez daha sorumluluktan kurtarır. Bu güvenlikçi yaklaşımın en tehlikeli tezahürü ise okul koridorlarının polis marifetiyle denetim altına alınmasıdır.

Oysa okullara polis yerleştirme önerisi bir çözüm değil, toplumsal bir iflasın tescilidir. Okul, artık bir özgürleşme ve öğrenme alanı olmaktan çıkarılarak; çocukların potansiyel birer suçlu gibi görüldüğü bir denetim kampına dönüştürülür. Polis, cop ve kelepçe baskısıyla sonucu geçici olarak bastırabilir; ancak o çocuğu o tetiğe iten mekanizmayı beslemeye devam eder. Sonuçta şiddet bitmez; sadece daha derine, daha karanlık bir öfkeye dönüşür. Çünkü bu öfke, sadece yerel bir sarsıntı değil; neoliberal sistemin yarattığı o büyük toplumsal yozlaşmanın, yani küresel bir çürümenin parçasıdır.

Bu küresel çürüme, şiddeti sadece oyunlara ve dizilere bağlayan klasik hedef saptırma yöntemleriyle perdelenir. Karmaşık bir toplumsal meseleyi basit kültürel tercihlere indirgeyen bu bakış açısı, bir çocuğun neden saatlerce o şiddet dolu ekranı gerçek hayattaki geleceksizliğine tercih ettiğini sorgulamaz. Asıl cevap oyunun kodlarında değil, neoliberal düzenin vahşi yazılımındadır. Rekabetin yaşamın her alanına nüfuz ettiği toplumlarda, silah artık sadece bir metal parçası değildir; o, kendini değersiz ve görünmez hisseden birey için bir anda "mutlak güç" ve "tanınma" aracına dönüşür.

Silahı eline alan çocuk, sistemin ondan esirgediği varlık kanıtını bir dehşet anıyla gasp eder. Bu durum, masum bir bireyin anlık cinneti değil; belirli toplumsal koşulların bir çocuğu nasıl "canavara" dönüştürdüğünün hikâyesidir.

Bu dönüşümün zemininde, demokrasinin ve barış dilinin tasfiyesi yatar; barışın kurumsal ve toplumsal olarak geri çekildiği her yerde şiddet, alternatif bir iletişim biçimi gibi görünmeye başlar.

Hak arama yollarının tıkandığı, diyalog yerine çatışma dilinin tek geçer akçe kılındığı bir toplumda, barışın toplumsal bir değer olmaktan çıkarıldığı ortamlarda şiddet giderek normalleşir.

Bu nedenle mesele sadece şiddet vakalarını azaltmak değil, şiddeti anlamsız kılacak demokratik ve toplumsal bir zemini yeniden inşa etmektir. Ancak bu zemin çöktüğünde, toplumsal bunalım kaçınılmaz olarak bireysel bir cinnete, yani tıbbın sınırlarına hapsedilmeye çalışılan devasa bir ruh sağlığı krizine dönüşür.

Bugün ağır ruhsal krizler ve cinnet vakaları artarken, biz bu tabloyu genellikle toplumsal bağlamından koparıp sadece "psikiyatri" koridorlarına hapsediyoruz. Ruhsal sorunlar elbette gerçektir; ancak bu sorunlar güvencesizlikten, yalnızlaşmadan ve sistemin dayattığı sürekli performans baskısından bağımsız değildir.

Mevcut ruh sağlığı hizmetleri çoğunlukla semptomları bastırmaya ve bireyi yeniden "işlevsel" birer dişli haline getirmeye odaklanmış durumdadır. Oysa bireyin yaşadığı ruhsal çöküş, toplumsal bir aşınmanın sonucudur.

Ağır vakalarda kamusal ve koruyucu yataklı tedavi olanaklarının yetersizliği, bu krizlerin ancak bir felaket yaşandıktan sonra fark edilmesine neden olur. Sorun yalnızca bireyin hastalığı değil; o hastalığı besleyen koşulları değiştiremeyen ve bireyi koruyamayan sistemin kendisidir. Üstelik bu kuşatılmışlık hali sadece insan zihniyle sınırlı kalmaz; insanın nefes aldığı her alanı, yani doğayı da kapsayan ekolojik bir yıkımla el ele gider.

Şiddet sadece insanlar arasında değil, doğayla kurulan talan ilişkisinde de gizlidir. Ormanların yok edilmesi ve kentlerin beton yığınına dönüşmesi, çocukların sadece oyun alanlarını değil, hayal güçlerini de gasp etmektedir. Çocuklar artık doğayla temas kurmadan, sıkışmış ve her anı denetlenmiş beton mekânlarda büyüyor; bu mekânsal daralma ise kaçınılmaz olarak zihinsel bir daralmayı ve beraberinde öfkeyi tetikliyor. Doğanın sistematik olarak talan edildiği bir düzende “yok etmek”, öğrenilen birincil davranış haline gelir. Bir toplum kendi geleceğini, yani doğasını sadece kâr hırsıyla yok ediyorsa, oradaki şiddet hayatın bütününe sirayet eder ve çocuklar tam da bu yıkım dilinin tanıkları ve kurbanları olarak büyürler.

Sonuç olarak okullardaki şiddet bir başlangıç değil, feci bir sondur; bir patlama değil, yılların birikiminin dışavurumudur.

Yasaklar, polisiye tedbirler veya ahlaki panikler bu sorunu çözmeye yetmez; barışı ve demokratik toplumsal zemini yeniden kurmadan hiçbir kalıcı çözüm üretmez. Çözüm; şiddeti bir ürün olarak önümüze koyan bu ekonomik, toplumsal ve ekolojik makinenin çarklarını değiştirmekten geçer.

Bizi korkutan şey o çocuğun elindeki silah mı; o silahın bir gün bizim çocuklarımızın eline geçmesi mi, bize ya da çocuklarımıza yönelmesi mi ya da o silahı oraya koyan düzende bizim de payımızın olması mı — yoksa hepsi mi?

Şiddet bir arıza değil, bu düzenin nefes alma biçimidir. Bugün çocukların elinde gördüğümüz o namlu, aslında toplumun kendi suratına tuttuğu kanlı bir aynadır; ve hiçbirimiz, aynayı kırarak kendi çirkinliğimizden kurtulamayız.

Türkiye çocuklarını kaybediyor; kendi geleceğini kaybediyor.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.