Nevzat AKATA: TOMA ÜZERİNDEKİ TİYATRO VE DÜZEN SİYASETİNİN AYIBI
Bizler demokrasi adına meydanları inletirken, onlar konforlu alanlarından çıkmadan sözde "solcu", "halkçı" ve "demokrat" pozları kesiyorlardı. Bugün de mevcut iktidarın ve küresel sermayenin çizdiği oyun sahasında, kitlelerin hakiki sorunlarını perdeleye
TOMA ÜZERİNDEKİ TİYATRO VE DÜZEN SİYASETİNİN AYIBI
Nevzat AKATA
İnsanlığın kurtuluşunun sosyalizmde olduğuna inanan bir gazeteci ve bu toprakların bir aydını olarak, son dönemde muhalefet sahnesinde sergilenen popülist gösterilere karşı sessiz kalmayı tarihsel bir vebal olarak görüyorum.
Bugün meydanlarda, kameralar karşısında TOMA’ların üzerine çıkıp kahramanlık rollerine soyunanların, dilimize pelesenk ettikleri o meşhur sloganı duyunca sadece acı acı gülümsüyorum: *"Susma, sustukça sıra sana gelecek!"*

Biz bu sözün tarihsel ve sınıfsal ağırlığını çok iyi biliyoruz.
Bu sloganı, bu ülkenin devrimcileri, sosyalistleri ve gerçek halkçıları olarak onlarca yıldır barikatlarda, meydanlarda, ağır bedeller ödeyerek haykırıyoruz.
Alman rahip Martin Niemöller’in o ölümsüz dizelerinde anlattığı o acı ibreti de bir an olsun unutmuyoruz:
*"Önce komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim. Sonra sosyalistler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sosyalist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra benim için geldiler; artık benim adıma konuşacak kimse kalmamıştı."*
İşte tam da bu tarihsel hafızayla haykırıyorum: Ben solcuyum, Salak değilim. meydanlardaki bu samimiyetsiz şovları yutacak kadar saf değilim! Karşımızda, kitlelerin haklı öfkesini apolitik birer gösteriye indirgeyen, köklü sloganların içini boşaltan sistem içi bir muhalefet tarzı var.
Bugün Mustafa Kemal’in, ulusal kurtuluş mücadelesinin küllerinden var ettiği Cumhuriyet Halk Partisi, ne yazık ki küresel sermayenin ve AKP'nin çizdiği sınırların dışına çıkamayan, statükocu ve ürkek bir yönetim kadrosu tarafından dönüştürülmüştür.
Halkın çıkarlarını savunmak yerine kendi konfor alanlarını korumayı seçen bu idari elit; parlamenter ayrıcalıklardan, kısa sürede elde edilen o ballı emeklilik haklarından ve sistemin kendilerine sunduğu imkanlardan vazgeçmemek adına Türkiye’yi bu yapısal tıkanıklığa mahkûm etmiştir.
Açıkça ifade etmek gerekir ki, mevcut yönetim anlayışı, neoliberal politikaların ve küresel finans çevrelerinin Türkiye'deki ehlileştirilmiş birer aparatı haline gelmiştir.
Kendi ifadeleriyle milyonlarca seçmenin meclisteki sesi olan siyasal partiler baskılanırken, seçilmiş milletvekilleri zorla parlamentodan uzaklaştırılıp mahkûm edilirken sustular. Bu antidemokratik uygulamalar bugün de farklı biçimlerde devam ederken, Kemalist özünden, laik ve demokratik çizgisinden kopartılarak içi boşaltılan bu partiyi elinde tutan kadrolar yine etkili bir irade ortaya koyamadılar!
Seçilmiş bir parlamento üyesinin göreve başlatılmasına karşı ellerinde her türlü meşru siyasi icraat ve kitlesel eylem planı varken, sırf o güvenli limanlarını terk etmemek adına sıradan bir vatandaş gibi cılız sosyal medya tepkileri vermekle yetindiler.
Bu siyasi edilgenliği alınlarında tarihi bir kusur olarak taşıdıklarını unutuyorlar.
Bizler demokrasi adına meydanları inletirken, onlar konforlu alanlarından çıkmadan sözde "solcu", "halkçı" ve "demokrat" pozları kesiyorlardı. Bugün de mevcut iktidarın ve küresel sermayenin çizdiği oyun sahasında, kitlelerin hakiki sorunlarını perdeleyen yapay bir "kayıkçı kavgasını" sürdürmeye devam ediyorlar.
Bu ülkenin anti-emperyalist damarı, Sarhoş Boris Yeltsin’lere özenenleri çok iyi tanır. Küresel sermayenin uşağı olan o Rus lider, Sovyetler Birliği’nin tabutuna son çiviyi çakmak için emperyalizmden aldığı icazetin gereğini harfiyen yerine getirmişti.
Bugün CHP üst yönetimini kuşatan bu açık ve gizli statüko ortakları da sözde solculuk taslayarak bu ülkenin ilerici birikimini tüketmektedir.
Küresel sermaye Sovyetler Birliği’ni nasıl içeriden çökerttiyse, laik, demokratik ve Kemalist köklerden gelen Türkiye Cumhuriyeti’ni de bu teslimiyetçi figüranlar eliyle dönüştürmektedir.
Sistemin asıl sahiplerine karşı tek bir radikal, ekonomik veya kamucu adım atamayanlar, meydanlarda *"Biz iktidara geleceğiz, hesap soracağız"* masallarıyla kendi siyasi ikbal motorlarını yürütmenin derdindeler.
Daha da vahimi, faşizan eğilimlere karşı topyekûn bir **Anti-Faşist Cephe** oluşturmak yerine, meydanlarda hâlâ *"Birinci partiyiz, biz tek başımıza iktidara geleceğiz"* kibriyle bas bas bağırıyorlar.
Kendilerine omuz veren, bu ülkenin diğer ilerici, sol ve demokratik yapıların kıymetiharbiyesini hesaba katmıyor, diğer partileri adeta kendi değnekçileri gibi görüyorlar. Maalesef muhalefetteki bazı unsurlar da birleşik bir mücadele kurduklarını sanarak bu basiretsiz CHP yönetiminin kuyruğuna takılıp gidiyorlar.
Eğer Özgür Özel ve yanındaki kadrolar gerçekten halkı ve partinin geleceğini düşünüyor olsalardı, geçmişte İstanbul il binasında yaşanan süreçlerden siyasi bir ders çıkarır, bu sistem içi oyunlara alet olmayıp "ele güne karşı" partiyi Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine teslim ederlerdi.
Etmediler; çünkü bu sahte kavganın sürmesi, onların delege ve koltuk düzeninin korunması gerekiyordu.
Kitlelerin ve sınıfların mücadelesi, özünde bir çıkar savaşıdır. Toplumun büyük bir çoğunluğu emeğiyle geçinip ezilirken, asalak bir azınlık bu sömürü düzeninden ve ranttan besleniyor.
Üreten sınıflar ile asalak sınıflar yer değiştirmedikçe, gelir adaletli paylaşılmadıkça bu toplumsal kavga bitmeyecektir.
Bugün CHP üst yönetimi de ne yazık ki bu sömürü mekanizmasına yapısal bir alternatif sunamamaktadır.
Özgür Özel ve İmamoğlu grubunun şekillendirdiği CHP'deki o dar kast, partinin ve halkın asıl devrimci dinamiklerini dışlayarak, düzen siyasetinin desteğiyle fiili bir oligarşi yaratmıştır.
Geçmişlerini ve siyasi bagajlarını çok iyi bildiğimiz bu aktörlerin kendi aralarında yürüttükleri bu iç çekişme, halkın üzerine yıkılan devasa ekonomik enkazı ve yoksulluğu kitlelerin gözünden kaçırma senaryosunun birer parçasıdır.
Bu kuşatmayı yarmanın tek yolu; CHP’nin de bu tepeden bakan kibirli üslubundan arınarak, "ben birinci partiyim" dayatmasında bulunmadan içinde yer alacağı, gerçek ve ödünsüz bir **Anti-Faşist Birlik** kurmaktır.
Ana muhalefet partisini bu vizyonsuz kadroların elinden kurtarmak, ulusal kurtuluşun o laik, demokratik, anti-emperyalist ve kamucu özüne sahip çıkacak gerçek kadroları örgütlemek bizlerin tarihsel görevidir.
Ancak ne acıdır ki, o devrimci irade, bugün meydanlarda izlediğimiz bu danışıklı dövüşün aktörlerinde mevcut değildir.
Bu yüzden, Özgür Özel’in yağmur altında TOMA’ların üzerine çıkıp kahramanlık rollerine soyunması, ömrünü bu kavgaya adamış bir solcunun yüzünde ancak buruk bir tebessüm bırakır.
Konu uzun, mevzu derin; bu sömürü düzeni ve onun sahte kahramanları hakkında daha yazacak çok sözümüz, verilecek çok amansız mücadelemiz var!
*ordu kent gazetesi ordu'nun vicdanıdır*
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.