Bu yazı Selçuk Kozağaçlı’ya adanmıştır.
Olmadı, çünkü benim gibi burada bulunan tüm günahkarlar az ya da çok günahlarının bedelini ödemek için önünde sonunda yanacaklardı işte. Tüm hikaye bu ilahi adalet üzerine kurgulanmamış mıydı zaten?
İKİ CEHENNEM
Bu yazı Selçuk Kozağaçlı’ya adanmıştır.
Uğur Güney Subaşı
Adana’nın kadim bir mahallesine kendisine benzeyen bakımsız evlerle birlikte sanki tehlikeli noktadan kullanılacak bir serbest vuruş öncesinde baraj kurmak üzere sıralanan futbolcular gibi yan yana ve hatta omuz omuza istiflenmiş “orta sınıf” evimizdeki o güzel dünlerimizde, evde pazar gününün yaşanmakta olduğunu hafta başına hazırlık kapsamında çoğunlukla siyah önlüklerimizin ütülendiği nev-i şahsına münhasır ütü kokularından ve gürül gürül yanarak içerisinde bulunduğu emektar banyomuzu buhara boğmaktan çekinmeyen odun sobamızın Subaşı ailesinin tüm fertlerini yıkanmaya davet eden o çelikten inadından anlardık!

Şimdilerin faşizan günlerin aksine her yanından huzur ve güven sızan o Çukurova dünlerimizde yaş haddinden “tek başına yıkanmaya” takılanlardan birisi olarak annemin sıkı gözetiminde banyo yapmak zorunda kaldığım için, “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü” ile noktalanması gereken o “son tas su” duasına eşlik etmeyi her defasında inatla reddetmemin ağır bedelini, nedense temizlik seanslarının hep en sonuna saklanmış olan “en sıcak suyun” o küçük kafamdan aşağıya bir çırpıda dökülmesiyle birlikte tıpkı sobamız gibi çelikten imal edilmiş direncimi hiçbir şekilde kıramayacağını anlayan annemin o esnada bana olan tüm öfkesini lehimlediği son tas su darbelerine maruz kalarak; ama bütün o sıkışmış, adeta nefessiz ve kimsesiz kalmış hallerime rağmen de daha o yaşımda “inanç dünyası”yla arama koyduğum dünyevi mesafeye bir santim bile olsa helal getirmeden mertçe öderdim!.
İşte içerisine doğduğum İslam dini başta olmak üzere yeryüzündeki tüm semavi dinlerle olan zayıf mı zayıf rahmani bağımı, daha çocuk denebilecek yaşlarımda belki de bir çocuktan asla beklenmeyecek bir kararlılık ve tabii inatla kestiğim için doğal olarak hayatımın hiçbir döneminde Allah’la kulları arasındaki o en temel bağlardan birisi sayılan dinsel dünyaya sonsuz itaatin bir mükafatı sayılabilecek cennet mefhumuna dair herhangi bir hayalin, bir planın ya da bir beklentinin içerisinde olmadım.
Bu sebeple de, her ne kadar zamanını ve nasıl gerçekleştiğini tam olarak hatırlayamasam da, kardeşin kardeşi karanlıklarda acımasızca boğazladığı o karanlık, o puslu 70’lerin ikinci yarısına doğru sıcak bir Çukurova ilinin soğuk bir aralık akşamında ancak suni sancı ile başlayabildiğim bu çekilmez, bu tahammül edilemez hayat serüvenimin an itibarıyla artık sonuna geldiğimi ve hatta tümüyle sona erdiğini zor da olsa kabullendikten sonra yaşam sonrasında bir sonraki durağımın artık “cehennem” olacağına dair hiçbir şüphe istihdam etmiyordum.
Zira olası bir yaratıcının, daha 10 yaşında bile olmamasına rağmen kendisine tümüyle isyan bayrağını çekerek ne gönderdiği kutsal kitaplara ne de elçilerine biat edeceğini korkusuzca ilan eden böylesine isyankar ve dikbaşlı bir kulunu cehennemin dışında ahiretin başka herhangi bir departmanında ağırlaması ya da gönlünce cezalandırması asla söz konusu olamazdı!
Dolayısıyla, yaşarken sinsi bir katil gibi beni takip eden bütün o telafisi olmayan günahlarımla ayıplarımın bedelini ödemek üzere sessizce ağırlandığım bu mahşeri cehennemde, kendileriyle aynı ülkede yaşayan, daha doğrusu her şeye rağmen yaşamaya çalışan bu memleketin dürüst ve onurlu muhaliflerini, sırf kendilerinin kurmuş oldukları haram ve suç düzeninin uysal birer parçası olmayı reddettiler diye, reddettikleri gibi de bu yerli ve milli “yağma düzenine” üstelik her şeylerini kaybetme pahasına isyan ettiler diye sadece siyasetin değil, hayatın her alanından fütursuzca dışlanmalarını sağlayarak dindarlıklarına ve hatta insanlıklarına dair ne varsa korkmadan, çekinmeden ateşlere veren memleketin kadim dinbazlarıyla buralarda karşılaşmış olmak asla şaşırtıcı olmadı benim açımdan.
Tıpkı, bu çileli, bu fakir memleketin giderek tükenen kıt kaynaklarını, taşını toprağını ve bakmalara doyamadığımız o güzelim ormanlarını zaten ağzına kadar parayla dolu olduğunu çok iyi bildiğimiz o lanet kasalarını daha fazla parayla pulla doldurmak için göz göre göre yağmalamaktan zinhar çekinmeyen, bıkmayan, utanmayan, yorulmayan; cüzdanları kalabalık ama buna mukabil vicdanları son derece “tenha!” olan iş insanı görünümlü o malum işbirlikçi parazitlerle yine burada karşılaşmış olmamın benim açımdan asla şaşırtıcı olmadığı gibi.
Olmadı, çünkü benim gibi burada bulunan tüm günahkarlar az ya da çok günahlarının bedelini ödemek için önünde sonunda yanacaklardı işte. Tüm hikaye bu ilahi adalet üzerine kurgulanmamış mıydı zaten?
Ancak o da ne! Arınmak üzerine yaratılmış olan bu rahmani cehennemde oldukça garip bir durum var sanki! Zira ben cehennemi dünyevi suçların ve günahların cezasının çekildiği “gidilen” bir yer olarak kabuslarımda canlandırmışken ya da hayal etmişken bu cehennem, suçları ve günahları adeta su gibi işleyen bazı azılı günahkarların yakılarak ya da yanarak cezalandırılmaları yerine onların “cehennemde cennet” hayatını yaşamaları ve rahat etmeleri için insan eliyle özel olarak düşünülüp tasarlanmış “düşülen” resmi bir platform sanki!
Irkçı ve mezhepçi dinbazlarla, onların kamu imkanlarıyla semirttiği yağmacı alçakların yerine yağmalananların hesap verdiği, namussuzların yerine namusluların ezildiği, insanların dilinden, ırkından, mezhebinden dolayı utanmazca dışlandığı, hor görüldüğü ve hatta toplu halde katledildiği; haksızlığın, hukuksuzluğun, vicdansızlığın, utanmazlığın oluk oluk aktığı, onurun, haysiyetin, edep ve ahlakın ayaklar altına alındığı ve hatta o korkunç afet sonrasında afetzedelere çadır satmayı düşünen soysuzların bile “iyilik ve merhamet elçisi” seçildiği, seçilebildiği insanlık dışı tuhaf, vahşi bir oluşum.
Yaradanın cehennemine gitmek için kendimi “teslim olmuş” vaziyette böylesine sıkı bir biçimde hazırlamışken ve tabii onun tarafından cezalandırılmayı böylesine uslu bir biçimde kabullenmişken; yıllardır onun en itaatkar kulları olduklarını iddia edenlerin kendilerine itaat ve biat etmeyenlerin hayatlarını kabusa çevirmek için kin ve nefretlerinden özel olarak imal ettikleri yapay cehennemlerine düşmüş olmaktan dolayı anlıyorum ki; ben ne yazık ki ama ne yazık ki bu lanet hayatta hala nefes almaya devam ediyorum ve çok daha fenası, bizler için tümüyle cehenneme dönüştürülmüş olan bu hayatta daha çocuk sayılabilecek yaşlarımda kendisine karşı isyan bayrağını çektiğim yaradan tarafından değil de, iğrenç bir pişkinlikle onun adını ağızlarından düşürmeyen dindar ve kindar kulları tarafından acımasızca cezalandırılıyorum. Böylece birinde sadece hak edenlerin, diğerindeyse sadece hak etmeyenlerin cezalandırıldığı “iki cehennem”in birden kadrolu tanığı; bir anlamda kurbanı oluyorum....
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.