Ragıp Duran: Medya Ölüyor

Ragıp Duran: Medya Ölüyor

bizde esas olarak demeç gazeteciliği yapılıyor: Başbakan dedi ki...Genel Kurmay Başkanı şöyle konuştu...Cumhurbaşkanlığı açıkladı...vs....Bu yetmiyormuş gibi, haberlerin yorumlanması işlevini üstlenmiş olan köşe yazarları da, olgulardan mümkün mertebe uza

Ragıp Duran'ın Ders/yazısını Ordukent okurlarıyla paylaşmak istedik....


'Televizyonun Sonu' bundan bir kaç yıl önce Fransa'da yayınlanan bir kitabın(*) başlığı ve ana konusu. Yazar, televizyon dediğimiz olgunun / mecranın / mekanizmanın teknolojik gelişmeler sonunda artık tamamen paramparça hale geldiğini, kendi içinde bölünüp çoğalırken, orijinal/otantik anlam/işlev ve tanımını yitirdiğini çeşitli somut örneklerle kanıtlıyordu. Kitapta, televizyon yayınlarının içeriğinin düşük kalitesi, estetik yoksulu boyutu ve bilince değil duygulara hitap eden niteliği gereği (Sıcak Medya- McLuhan) manüpülatif özelliği de eleştiriliyordu.

Televizyon nedir? Televizyon nerede? sorularına eskiden verilen yanıt ile bugün verilen yanıt çok farklı. Çünkü uzaktan görselliği içeren tele-vizyon artık sadece oturma odamızdaki dikdörtgen kutu olmaktan çoktan çıktı. Cep telefonunda, saatlerde, duvarlarda, videolarda, internet ekranında, lap toplarda daha bir çok mekanda/alanda/araçta televizyon var. Bildiğimiz klasik televizyon da çeşit olarak çoğaldı. Çanak anten, kablo, paralı, karasal...vs.. gibi çeşitleri sayesinde bir tek ekrandan belki bin hatta ikibin televizyon şebekesine/kanalına ulaşmak mümkün.

Bir mahallede bir tek evde bulunan siyah-beyaz televizyondan (Türkiye'de 70'li yılların başı) bugünkü televizyon manzarasına o kadar çok şey değişti ki, nicel değişim sonuç olarak nitel alanı da etkiledi.

Televizyon için saptanan durum radyo ve yazılı basın için de büyük ölçüde geçerli. İnternet sitelerine baktığımızda en önemli unsurun, her geçen gün artan sayı olduğunu görüyoruz. Artık sadece medya çağında değil 'ÇOK FAZLA MEDYA' çağındayız. Diğer alanlarda olduğu gibi, 'ÇOK FAZLA' medya, 'MEDYA'yı öldürüyor, öldürdü.

Kalite ile kantite arasında çoğu zaman ters orantılı bir ilişki var: Bir şey ne kadar çoğalırsa o şeyin kalitesi o kadar azalıyor. Medya alanında bunu saptamak çok kolay: Gidin kütüphanelere, arşivlere 1930-40-50 hatta 1960'lı yılların gazetelerinin, basın özgürlüğündeki kısıtlamalara, teknik ve teknolojik alanlardaki geriliklerine rağmen, habercilik, kamu çıkarı, ciddiyet, tartışma düzeyi açısından bugünle kıyaslanmayacak kadar ileri ve olumlu olduğunu göreceksiniz.

Tirajları, satışları, reytingleri artırmak/yükseltmek için ille de kaliteden mi taviz vermek gerekir? Anglo-sakson değil ama Türkçe anlamıyla popüler olmak için ille de gayrı-ciddi mi olmak şart?

Ulus-devlet inşasında matbaanın rolü, özellikle de toplumu üstyapı düzleminde birleştirici rolü (Aslında belki de tekleştirme) üzerine çok sayıda çalışma yayınlandı hem Türkçe hem de yabancı dillerde. Ulus-devletçi matbaa ve dolayısıyla matbuat, Osmanlı mirası gibi zengin geçmişi olan ülkelerde hem dili dolayısıyla da düşünce ve belleği tek doğruya (Pensée Unique) tedavül etmeye çalıştı. Ara renkleri hatta 6 ana rengi iptal etmeye uğraştı. Şiveler, nüanslar kayboldu. Felsefe tecrit
edildi hatta gözaltına alındı. Muhaliflik zındıklıkla eşdeğer hala getirildi. 'Hepimiz Biz' olduk ve 'Kahrolsun Öteki' oldu.

Kuşkusuz tüm bu olumsuzluğun tek müsebbibi ulus-devlet, ulus-devletin matbuatı ve amip gibi çoğalan televizyon kanalları, radyo istasyonları ya da gazete ve dergiler değil. Medya sadece bir yansıtıcı. Aslında kimi zaman yansıtıtığı şeyi
oluşturmaya/yaratmaya da çalışan, ya da öyle sanan bir araç. Masum değil kuşkusuz ama bir numaralı suçlu da değil.

Sayısı artan her nesnenin değeri azalırken, okur-yazar sayısının artmasına karşın gazete satış oranının nufus artış oranına bile yaklaşamamasını nasıl açıklamak gerek? İnternet'le mi? Kalite düşüklüğü mü? Okurun beklentilerine yanıt verememek mi?

Yeni tür gazeteciler, hele Genel Yayın Yönetmeni ya da köşe yazarı ise, neden 'Küçük dağları ben yarattım' edası içinde süperego tatmin merkezlerinde yazıp çizerler. Bence Foucault'nun iktidar açıklamasının bile yetersiz kalabileceği bir paradigmayla karşı karşıyayız.

70 milyonluk ülkede ulusal çapta dağıtılan, kayda değer 15-20 günlük gazete var. Ulusal düzeyde yayın yapan yine 10-15 televizyon kanalı ile belki iki misli radyo istasyonunun yanısıra, İnternet'de de yüzlerce site Türkiye'nin siyaset, ekonomi,
spor, magazin, toplum, kültür sanat hayatına ilişkin yazı ve görüş yayınlıyor. Yayınlıyor demek gerek çünkü üretmiyor. İnternet lisanındaki 'Copy & Paste' tüm bu yayıncılık alanının en çok kullanılan mekanizması.Sadece bir tek medya organında yayınlanmış haber sayısı o kadar az ki Türkiye'de...

Tiraj raporlarına bakın, İnternet'deki tıklama sayılarını inceleyin, reyting sıralamalarını irdeleyin...Tüm bu medya organlarının yaydığı içeriği tahlil etmeden konu başlıklarına göre listelere dökün...Sıfıra sıfır elde var sıfır. Neresinden tutarsanız tutun, Türk medyası 70 milyonluk ülkenin ne nicel ne de nitel gereksinimlerine yanıt veriyor. Medya, medyatik gerçeğini üretip dağıtırken, her geçen gün hakiki gerçekten uzaklaşıyor.

'Şu anda 70 milyon bizi izliyor' sözü mizah haline geldi. 'Tirajımız az ama etkimiz çok büyük' deyişi züğürt tesellesi. 'Biz aslında 600 bin satıyoruz ama her nüshamızı en az 5 kişi okuyor' iddiası da külliyen yalan.

Sayı, tiraj, reyting üzerinde çok fazla durmayalım. Çünkü sonuç olarak tayin edici olan içerik. Para verip bayiiden satın alıyorsanız ya da işyerinde evinizde gazete koltuğunuza, masanıza kadar geliyorsa, ya da Türk matbuatını İnternet'ten okuyorsanız, Allah aşkına (ya da en sevdiğiniz insan aşkına) en fazla yarım saatinizi verip şu soruların yanıtını arayın:

- Okuduğunuz gazetede kaç tane haber var?
- Bu haberlerden kaçını sonuna kadar okudunuz?
- Okuduğunuz haberlerden kaçının doğru olduğuna inanıyorsunuz?
- Okuduğunuz haberlerin kaçı, bir yurttaş olarak sizi doğrudan ilgilendiriyor?
- Okuduğunuz haberlerden kaçı size yeni ve yararlı bir bilgi ya da görüş sağladı?
- Okuduğunuz haberlerin kaçını okumamış olsaydınız bir şey kaybetmezdiniz?

Medya okur-yazarlık bilgi ve bilinciniz, ortalama ya da ortalamanın üstündeyse -ki bu yazıyı okuyorsanız öyledir'- kendi yanıtlarınızın pek iç açıcı olmadığını göreceksiniz. Böyle bir test belki de Cumhuriyet, Zaman, Vakit, Birgün, Evrensel, Taraf gibi gazetelerin düzenli okurları açısından pek geçerli değil. Çünkü bu gazetelerin ortak bazı özellikleri var: Anglo-sakson anlamda 'Ciddi' gazeteler; çoğu, zaman zaman militan basın organı olmaya teşne bir şekilde misyon gazeteciliğine angaje olmuşlar; Vakit dışındaki gazetelerin okurları Türkiye ortalamasından daha yüksek bir kültürel/entelektüel düzeye sahip.

Türk egemen medyasının kısırlığını saptayacak bir başka alan da, günlük orijinal haber üretim sayısının son derece düşük olması. Orijinal haberden kastım, yerli yabancı ajanslardan gelmeyen, muhabir ya da muhabirlerin emek sonucu/gazetecilik faaliyeti sonucu oluşturdukları haber. İlle de scoop/exclusif yani özel haber olması şart değil.

Tekelleşmeye yaklaşan düzeydeki medya mülkiyeti konsantrasyonu bir yana, devletin resmi haber ajansı olan Anadolu Ajansına bağımlılık belki daha da önemlisi Türk egemen medyasının esas meşguliyetinin toplumu değil egemenleri/iktida(lar)ı/devleti yansıtma isteği nedeniyle, bizde esas olarak demeç gazeteciliği yapılıyor: Başbakan dedi ki...Genel Kurmay Başkanı şöyle konuştu...Cumhurbaşkanlığı açıkladı...vs....Bu yetmiyormuş gibi, haberlerin yorumlanması işlevini üstlenmiş olan köşe yazarları da, olgulardan mümkün mertebe uzaklaşıp 'Empresyonist Gazetecilik' örnekleri sergiliyor. Yani sentez/analiz yerine izlenim aktarıyor. Olgudan da sözetmiyor, ve o tüm yanları okurca bilinmeyen olgu hakkında değerli köşe yazarının kişisel izlenimlerini okuyoruz: Bence....Bana göre...Ben olsam...

Gün boyunca 24 saat haber kanalı olarak nitelenen televizyon kanallarından birini izlemiş iseniz, ya da bu nitelikteki radyo istasyonlarından birini dinlediyseniz, ertesi sabah gazetelerde okumaya değer çok az haber bulursunuz. TV ve radyoyu sabah izleyip dinlemişseniz, köşe yazarları hakkında da bilgi sahibisiniz demektir.

Büyük trajedilerden biri de, fildişi kulelerindeki Genel Yayın Yönetmenleri, Yazı İşleri Müdürleri ve muhteşem köşe yazarları, aslında bal gibi biliyorlar ama çaktırmıyorlar, devlet yöneticileri dahil hiç kimse tarafından ciddiye alınmıyorlar, hatta gazetelerini, köşelerini gerçekten okuyan insan sayısı da tahmin ettiklerinden hatta gönüllerinde yatan sayıdan çok çok az.

Türk egemen medyası son 15-20 yılda hangi konuda kampanya açıp bir dizi kişi, kurum ya da fikri empoze etmeye çalıştıysa hiç birini başaramadı. 'Milyonların gönlünde taht kurmuş' nice köşe yazarı gazete değiştirdiğinde tirajlar kıpırdamadı. Yine o ünlü köşe yazarları kendi gazetelerinden uzaklaştırıldığında da ne okur, ne toplum ciddi herhangi bir tepki verdi. Kimi köşe yazarı, yazı gününü unutup pas geçtiğinde ya da yazısı herhangi bir nedenle yayınlanmadığında, bu eksiklik anons edilmediyse, bir tek okurun ruhu bile duymadı.

Televizyondaki parçalanma yazılı basın ve İnternet'de de kendini gösterdiği için, aynı gün birden fazla gazete okuyan insan sayısı -ciddi profesyonel gazeteciler ile araştırmacıları bir de istihbaratçıları saymıyorum- çok az. Haksız da değiller, çünkü bir gazeteden diğerine geçerken, köşe yazarının adı değişiyor, logo değişiyor, bir kaç başlık değişiyor o kadar. Gerisi ya aynı ya da birbirine çok benzeyen haberler. Sırası, ağırlığı, sunumu gazeteden gazeteye değişse de, üç aşağı beş yukarı Türk egemen medyası her gün aynı malzemeyi aynı perspektifle veriyor kamuya. Meraklısı otursun bir gün, 10 gazetedeki ortak haber sayısını listelesin. Keza onlarca köşe yazarının işlediği konu ile işleme yöntemi konusunda da bir liste çıkarabilir.

Benim izlemeye çalıştığım yabancı ülkelerdeki yazılı basın da benzer krizleri yaşıyor. Ne var ki, Fransa, İngiltere ve ABD'de devletçilik, milliyetçilik, kültürel gerilik, siyasi-ideolojik dağınıklık bizdeki kadar olumsuz bir düzeyde olmadığı
için, o ülkelerin gazeteleri bizimkiler kadar tekdüze ve sığ değil. Oralarda da muhabirlik büyük ölçüde ölse de, neo-liberal düşünceler her tarafı kuşatmış olsa da, medya mülkiyeti git gide daralmış olsa da, kamu bilinci, medya-okur yazarlık düzeyi ve gazetecilik mesleği sayesinde durum bizdeki kadar vahim değil.

Daha geniş ve daha derin gözlem ve tahlil yapabilsem yukarıdakilerin yanısıra bir kaç gerekçe ve somut örnek de bulabilirim. Ama sonuç değişmiyor: Etkisi giderek azalıyor; Alıcısı giderek seyrekleşiyor; İçeriği giderek boşalıyor; İşlevi eskisine
göre çok farklı; Mali açıdan çoğu can çekişiyor; İnandırıcılığı/Güvenirliği yerlerde sürükleniyor. Medyanın Sonu Geliyor!

Ayrıntıya girmek istemiyorum ama kırk yıldır değişmez başyazarlar, her konunun uzmanı gevrek kahkahalı köşe yazarları, devlet ya da belediye nezdinde patronun işlerini takip eden Genel Yayın Yönetmenleri, reklam almak için tetikçilik
yapanlar, mevki ve makamlarını cinsel istismar uğruna kullananlar, iktidarlar değişse de iktidar yanlılığı değişmeyenler, hırsıyla çapı ters orantılılar, kıymeti kendinden menkul değersiz uzmanlar, ruhen kötülük üreticiler, penis uzmanı olmakla övünenler, popüler olamayıp halk dalkavukçusu olanlar, bir gün yazdığını ertesi gün tekzip edenler, patronu değişse de patronseverlikten vazgeçmeyenler...Say sayabildiğin kadar. Bizim medya mahallemiz - pardon Ayşenur- garip, çapsız, şahsiyetsiz, cahil, ukela şahsiyetlerle dolu ki, bu medya cenaze törenini hazırlıyor.

Bu saptamayı yaptığım bir dönemde, bir kadın gazetecinin magazin basınına yarı-çıplak pozlar vermesi ve fotografların yayınlanmasının ardından 'önemli ve yaygın bir tartışma' başlamış olması acaba tesadüf mü? Bence tesadüf . Çünkü bu fotograflar olmasaydı biz bugünlerde ya bir şarkıcının yeni doğan ikizlerini ya da 'look' değiştiren erkeğimsi bir şarkıcının başına gelenleri tartışıyor olacaktık! Futbolcu transferi 'haberlerinden' vakit ve yer kalırsa tabi..

http://www.gazeteciler.com/medya-oluyor-writer137.html

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum