IOANNA KUCURADI HOCANIN ARDINDAN;
ÖLEN ŞEY SADECE HOCANIN KENDİSİ DEĞİL!
Kuçuradi hocanın kaybı Türkiye için gerçek bir hüzün kaynağı olmalıdır. Böylesi günlerin, toplumun ulusal çapta bir yas ve sorgulama yapabilmesine imkan sağlayacak şekilde organize edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü onun gibi kaybettiğimiz hiç bir değerimizin yerine bir yenisini koyabilecek imkanlara sahip değiliz. Ne eğitim sistemimiz, ne siyaset anlayışımız, ne sosyolojik ve ekonomik yapımız, ne de sahip olduğumuz bilimsel ve ahlaki düzeyimiz yeni bir Kuçuradi hoca yetiştirmemize olanak vermiyor.
Bu nedenle saygıdeğer hanımefendi için sadece yas tutup üzülmenin, onun kaybının yarattığı asıl boşluğu ıskalamak olduğu düşüncesindeyim. Yüz tane Kuçuradimiz olsaydı, onun ölümünü bir kaç gün salt yas tutarak ve anısına bir kelam ederek geçiştirebilirdik. Ama ne yazık ki böyle bir yeterliliğe sahip değiliz. Belki bir yada iki elin parmağını geçmeyen, filozof veya felsefe tarihçisine sahip olan bir ülke için bu kayıp, tıpkı bir savaşta toprak kaybı gibi sorgulanmalıdır.
Ortaya koyduğu düşünceler onun tabiri ile "değerlendirmeye açık" olsa da, kendisi bence bayrakları yarıya indirmeyi hak edecek kadar asgari bir saygıya layık bir insandı. Üzüntümü tarif edemem. Hemen her satırını şevkle okuduğum kitaplarından ve izlediğim mülakatlarından onlarca kağıda aldığım notları karıştırırken elim kolum düştü. Kendimi ancak toparlayabildiğim için bir kaç kelam etmek istedim. Saygıyla anısı önünde eğiliyorum.
Geçen yıllarda Ulus Baker'i kaybettik. Bugün Kuçuradi hocayı kaybettik. Bunlar bir ağaçtan düşen yapraklar değildi. Sahip olduğumuz cılız felsefe ağacımızın koca dallarından ikisiydi. Geride her biri hayati öneme sahip olan ve pamuklara sarıp saklamamız gereken bir kaç filozofumuz ve felsefe tarihçimiz kaldı. İşsizlik baskısı ve gelecek kaygısı gibi ekonomik sebeplerle gençlerimizin marjinal bir kaçının dışında hiç biri felsefe okumak istemiyor.
Dahası, salt pragmatik ve günlük ahlaktan yoksun siyasal polemiklerle ilgilenen, dolayısıyla felsefeyi gereksiz bir "kafa açma" olarak gören toplumumuz da bu marjinal gençlerin hevesini kırıyor. İşte bu noktada kapitalizmin insanları sadece günlük nafakasını sağlamayı düşünmek dışında başka bir şeyi düşünemez hale getiren zorbalığını tartışmaya açmalıyız.
Burjuva sınıfı, halkı felsefe gibi; hayatı, sistemi ve dünyayı sorgulamayı gerektiren bir disiplinden uzaklaştırarak, felsefeyi kendi belirlediği azınlığa havale ediyor. Bu da topluma dijital yollarla yayılacak felsefi normların bu burjuva seçkinlerce belirlenmesini sağlıyor. Kapitalizm kendi halk düşmanı felsefi varsayımlarının halk tarafından tartışılmaz doğrular olarak kabul edilmesini bu yolla garanti altına alıyor.
Anlık para etmeyen hiç bir şeye değer vermeyen, pragmatik ve ne yazık ki evrensel ahlaki değerlerden yoksun bir toplum haline gelen Türkiye, felsefi açıdan her geçen gün çoraklaşıyor. Kavramlar, olaylar ve olgular, olması gerektiği gibi felsefi temellerinden tartışılacağına, gündelik çıkarlar ve saçma siyasal fanatizm üzerinden değerlendiriliyor.
Ve işte sonuç ortada... Konuştuğumuz şeyler; yolsuzluk, hırsızlık, taciz, tecavüz, mafyalar, kadın cinayetleri, hayvan katliamları ve iş kazaları... Azalarak tükeniyoruz.
@öne çıkar