Bazı antropologlar ve tarihçiler, Homo sapiens’in, Neandertaller gibi diğer insan türlerini hem fiziksel hem de kültürel olarak saf dışı bırakmasının, ötekileştirme, milliyetçilik ve "biz" kimliğinin inşası için bir zemin hazırlamış olabileceğini söylüyor. Yani, farklı türlerin birbirine karşı üstünlük kurma çabası, bugün modern milliyetçiliğin de bazı tohumlarını atmış olabilir. Bu, tabii ki, çok katmanlı bir tarihsel ve kültürel süreç ama bu perspektif de sorgulamaya değer.
Milliyetçiliğin kökeninde genelde bir “biz” ve “öteki” ayrımının inşası yatar. Modern ulus devletlerin yükselişi, belirli bir etnik, kültürel ya da tarihsel kimliği "saf" ve "doğal" olarak tanımlarken, dışarıda bıraktığı grupları "öteki"leştirir.
Bu da hem kimlikler arasında bir hiyerarşi kurar hem de dışlama, ötekileştirme ve hatta şiddet potansiyeli yaratır.
Tarihsel olarak da bu, sömürgeciliğin, milliyetçi ideolojilerin ya da ırkçı siyasetin şekillenmesinde kritik bir rol oynamıştır. Yani, “saflık” ve “öteki” algısı, bu ayrışmanın en temel dinamiklerinden biri diyebiliriz
Adalet, doğanın hediyesi değil; insanın direnişidir.
Doğaya baktığımızda çoğu zaman bir uyum, düzen ve kusursuzluk görürüz. Ama biraz daha dikkatli bakınca başka bir gerçek ortaya çıkar: Doğa adil olmak zorunda değildir. O sadece işler. Yaşatır, eler, sürdürür. Ahlâk ise doğanın değil, insanın icadıdır.
Arı kolonisi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İşçi arılar dişidir; bedenleri vardır, emekleri vardır, hatta biyolojik olarak yaşamın taşıyıcılarıdır. Ama üreme hakları yoktur. Genetik olarak bastırılmış bir potansiyelle yaşarlar. Kovandaki tüm düzen, onların çalışmasına dayanır: petekleri kurarlar, yavruları beslerler, nektar taşırlar, kovanı savunurken ölürler. Buna karşılık soylarını sürdürme ayrıcalığı yalnızca kraliçeye aittir. Doğa burada eşitlik kurmaz; verimlilik kurar.
Evrim açısından bakıldığında bu sistem son derece “başarılıdır.” Koloni hayatta kalır, genler aktarılır, tür devam eder. Ama başarı ile adalet aynı şey değildir. Doğa, bireyin mutluluğunu ya da özgürlüğünü değil, genetik sürekliliği önemser. İşçi arının hayatı bu yüzden bir fedakârlık değil; evrimsel bir zorunluluktur. Onun için seçme şansı hiç var olmamıştır.
İnsan tam da burada doğadan ayrılır. Çünkü insan, olan ile olması gereken arasındaki farkı fark edebilen tek canlıdır. Açlık doğaldır ama aç bırakmak adil değildir. Güçlünün zayıfı ezmesi doğada sık görülür ama biz buna hukuk kurarak karşı çıkarız. Doğal olanı taklit etmek yerine onu sorgulayabiliriz.
Tarih boyunca birçok eşitsizlik “doğal düzen” diye savunuldu: kölelik, sınıf ayrımları, kadınların dışlanması… Oysa arı kovanındaki düzen insan toplumuna model olamaz; çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda etik bir varlıktır. Biz doğanın zorunluluklarını aşabilecek bilinç üretiriz.
Belki de en önemli ders şudur:
Doğa bize nasıl yaşayacağımızı değil, neden adalet aramak zorunda olduğumuzu gösterir. Çünkü eğer sadece doğal olana bırakılsaydık, çoğumuz bir kovanın sessiz işçileri gibi yaşayacak, emeğimizin anlamını hiç sorgulamayacaktık.