KARADENİZ’DE MESELE MADEN DEĞİL, YAŞAMIN KENDİSİ

Şeref ÖZKAN

KARADENİZ’DE MESELE MADEN DEĞİL, YAŞAMIN KENDİSİ
Karadeniz’de bugün yaşanan tartışma yalnızca birkaç maden ruhsatı ya da birkaç yaylanın geleceği meselesi değil. Aslında bu tartışma, insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin hangi uygarlık anlayışı üzerine kurulacağı sorusudur.
Çünkü modern dünya uzun zamandır doğayı yalnızca “kullanılacak kaynak” olarak görüyor. Orman kereste, dere enerji hattı, toprak maden sahası, deniz ekonomik veri olarak tanımlanıyor. Aynı bakış açısı yalnızca doğayı değil, insanı da parçalayarak tanımlıyor. Emek “maliyet”, kadın bedeni “denetim alanı”, göçmen emeği “ucuz iş gücü”, engelli bireyler ise çoğu zaman “yük” olarak görülüyor. Yani doğanın sömürülmesiyle insanın sömürülmesi aynı zihinsel kökten besleniyor.
Bu yüzden ekoloji meselesini yalnızca ağaç sevgisine indirgemek büyük bir eksiklik olur. Çünkü doğayı tüketen sistem, aynı zamanda emeği güvencesizleştiren, kadınları görünmezleştiren ve yaşamı piyasanın mantığına göre yeniden düzenleyen sistemdir.
Oysa biyoloji bize bambaşka bir gerçek anlatıyor.
Yaşam, tek tek varlıkların değil, ilişkilerin ürünüdür. Doğada dayanışma ve karşılıklı bağımlılık belirleyicidir. İnsan bedeninin kendisi bile bunun kanıtıdır. Bağırsaklarımızdaki trilyonlarca bakteri olmadan yaşayamayız. Ormanlar mantar ağlarıyla birbirine bağlıdır. Ağaçlar kök sistemleri üzerinden birbirlerine besin aktarabilir. Mercanlar mikroskobik canlılarla kurdukları ortak yaşam sayesinde var olur.
Yani doğanın temel mantığı mutlak tahakküm değil, karmaşık karşılıklı bağımlılıktır.
Karadeniz’in ormanları ile deniz arasındaki ilişki de tam olarak böyledir. Ormandan taşınan organik maddeler deniz yaşamını besler. Dereler yalnızca su taşımaz, yaşam taşır. Siz ormanı parçaladığınızda yalnızca birkaç ağacı değil, bütün bir ekolojik dolaşımı parçalarsınız.
Bugün madencilik faaliyetlerinin yarattığı en büyük tehlike tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü mesele yalnızca yüzeyde görünen tahribat değil. Ağır metallerin, asidik drenajın ve ince partiküllerin su sistemlerine karışması görünmeyen yaşamı hedef alıyor. İlk etkilenenler çoğu zaman planktonlar oluyor.
Oysa planktonlar dünyanın görünmeyen işçileridir.
Atmosferdeki oksijenin önemli kısmını onlar üretir. Deniz yaşamının temelini onlar oluşturur. Karbon döngüsünde kritik rol oynarlar. Ama kapitalist uygarlığın temel sorunu tam da burada başlıyor. Görünmeyeni değersiz Ama görünmeyen şeylerin yokluğu bir süre sonra bütün sistemi çökertiyor.
Belki de insanlığın en büyük krizi burada yatıyor. Yaşamı yalnızca piyasada fiyatı olan şeyler üzerinden ölçmeye çalışıyoruz. Oysa bir ormanın gerçek değeri yalnızca kereste hesabıyla ölçülemez. Çünkü orman, yağmuru düzenler, toprağı tutar, iklimi dengeler, milyonlarca canlıya yaşam alanı açar. Bunların piyasa karşılığı yoktur ama yaşam karşılığı vardır.
Karadeniz yaylalarında yükselen itirazların derin anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. İnsanlar yalnızca doğayı değil, yaşamın biyolojik sürekliliğini savunuyor. Çünkü mesele artık çevrecilik sınırlarını aşmış durumda. Bu, yaşamın bütünlüğünü savunma mücadelesidir.
Karadeniz bugün yalnızca kendi ormanlarını savunmuyor. Aslında insanlığa şunu hatırlatıyor. “Doğayı kaybeden bir uygarlık, sonunda kendisini de kaybeder.”

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.