ERİL DÜZEN,DOĞADAN KOPUŞ VE SÖMÜRÜNÜN KÖKENİ ÜZERİNE
İnsanlık tarihine yakından bakıldığında yalnızca teknik ilerlemeler ya da medeniyetlerin yükselişi görülmez. Aynı zamanda bir hakimiyet hikâyesi de ortaya çıkar. Bu hikâyenin merkezinde ise çoğu zaman erkek egemen bir düşünce dünyası yer alır. Ancak mesele yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği değildir. Bu zihniyet, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi de dönüştürmüş; hakimiyet ve sömürü üzerine kurulu bir düzen üretmiştir.
Toplumsal düzenin en eski eşitsizliklerinden biri kadınla erkek arasındaki güç dengesizliğidir. Birçok düşünür ve tarihçi, insanlık tarihindeki ilk büyük eşitsizliğin kadın ile erkek arasında kurulduğunu söyler. Kadının üretim ve yaşam içindeki rolü zamanla görünmez hale getirilmiş, emeği değersizleştirilmiş ve bedeni denetim altına alınmıştır. Böylece kadın üzerinde kurulan tahakküm, sonraki tüm sömürü biçimlerinin adeta bir prototipi haline gelmiştir.
Bu noktada önemli bir düşünce ortaya çıkar: Kadın üzerindeki hakimiyet, yalnızca cinsiyetler arası bir mesele değildir; aynı zamanda sömürünün düşünsel temelidir. Çünkü bir kez bir grubun diğerini yönetmesinin “doğal” olduğu kabul edildiğinde, aynı mantık toplumun diğer alanlarına da yayılır. Sınıf sömürüsü, kölelik, kolonizasyon ve doğanın yağmalanması çoğu zaman aynı zihinsel kalıptan beslenir: güçlü olanın yönetme hakkı olduğu fikri.
Eril egemen anlayış doğayı da çoğu zaman “fethedilecek” bir alan olarak görmüştür. Bu dil dikkat çekicidir: doğayı yenmek, toprağı ele geçirmek, kaynakları zapt etmek… Oysa bu dilin arkasında, insanın kendini doğanın efendisi olarak konumlandırması vardır. Kadın üzerindeki kontrol ile doğa üzerindeki kontrol arasında kurulan benzerlik, birçok feminist düşünürün dikkat çektiği önemli bir noktadır. Kadın ve doğa, aynı tahakküm zihniyetinin hedefi haline gelmiştir.
Fakat bu sistem yalnızca kadınları değil, erkekleri de doğallıklarından uzaklaştırır. Erkek çocukları küçük yaşlardan itibaren sert olmaya, duygularını bastırmaya ve sürekli güçlü görünmeye zorlanır. Böylece erkeklik bir insanlık hali olmaktan çıkar, bir performansa dönüşür. Erkek de aslında kendi duygularından, kırılganlığından ve ilişkisel doğasından koparılır.
Evrimsel açıdan bakıldığında ise insan türünün başarısı yalnızca güçten değil, işbirliğinden gelir. İnsanlar binlerce yıl boyunca paylaşarak, dayanışarak ve birlikte hareket ederek hayatta kalmıştır. Bu nedenle tahakküm üzerine kurulu modern güç ilişkileri, insanın evrimsel doğasının kaçınılmaz bir sonucu değildir; tarihsel süreçte ortaya çıkmış bir örgütlenme biçimidir.
Kadınların özgürlük mücadelesi bu yüzden yalnızca eşit hak talebi değildir. Aynı zamanda sömürüye dayalı bir dünya görüşünün sorgulanmasıdır. Çünkü kadın üzerindeki hakimiyet kırılmadan, tahakküm mantığının bütünüyle sorgulanması da zor görünür.
Belki de insanlık bugün yeni bir eşiğin önündedir. Doğayı tüketen, insanı insan üzerinde egemen kılan ve rekabeti kutsayan bir uygarlık anlayışı giderek kriz üretmektedir. Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Hakimiyet yerine dayanışmayı, sömürü yerine eşitliği ve kontrol yerine ortak yaşamı temel alan bir dünya mümkün mü?
Bu soruya verilecek cevap yalnızca kadınların değil, bütün insanlığın geleceğini belirleyecektir. Çünkü gerçek özgürlük, bir grubun diğerini yönetmesinde değil; kimsenin kimseyi yönetmek zorunda kalmadığı bir dünyanın kurulmasında saklıdır.