ERİL DÜZEN, DOĞADAN KOPUŞ VE SÖMÜRÜNÜN KÖKENİ ÜZERİNE

Şeref ÖZKAN

ERİL DÜZEN, DOĞADAN KOPUŞ VE SÖMÜRÜNÜN KÖKENİ ÜZERİNE

İnsanlık tarihine yakından bakıldığında, yalnızca teknik ilerlemeler ya da medeniyetlerin yükselişi görülmez. Aynı zamanda bir hâkimiyet hikâyesi de ortaya çıkar. Bu hikâyenin merkezinde ise çoğu zaman erkek egemen bir düşünce dünyası yer alır.

Ancak mesele yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği değildir. Bu zihniyet, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi de dönüştürmüş; hâkimiyet ve sömürü üzerine kurulu bir düzen üretmiştir.

Eşitsizliğin Tarihsel Modeli: Kadın ve Emek

Toplumsal düzenin en eski eşitsizliklerinden biri, kadınla erkek arasındaki güç dengesizliğidir. Birçok düşünür ve tarihçi, insanlık tarihindeki ilk büyük eşitsizliğin kadın ile erkek arasında kurulduğunu söyler. Kadının üretim ve yaşam içindeki rolü zamanla görünmez hâle getirilmiş, emeği değersizleştirilmiş ve bedeni denetim altına alınmıştır. Böylece kadın üzerinde kurulan tahakküm, sonraki tüm sömürü biçimlerinin adeta bir modeli hâline gelmiştir.

Bu noktada önemli bir düşünce ortaya çıkar: Kadın üzerindeki hâkimiyet yalnızca cinsiyetler arası bir mesele değildir; aynı zamanda sömürünün düşünsel temelidir. Çünkü bir kez bir grubun diğerini yönetmesinin “doğal” olduğu kabul edildiğinde, aynı mantık toplumun diğer alanlarına da yayılır. Sınıf sömürüsü, kölelik ve doğanın yağmalanması çoğu zaman aynı zihinsel kalıptan beslenir: Güçlü olanın yönetme hakkı olduğu fikrinden.

Doğayı "Fethetmek" ve Efendilik Yanılgısı

Eril egemen anlayış, doğayı da çoğu zaman “fethedilecek” bir alan olarak görmüştür. Bu dil dikkat çekicidir: Doğayı yenmek, toprağı ele geçirmek, kaynakları zapt etmek… Oysa bu dilin arkasında, insanın kendisini doğanın efendisi olarak konumlandırması vardır. Kadın üzerindeki kontrol ile doğa üzerindeki kontrol arasında kurulan benzerlik, birçok feminist düşünürün dikkat çektiği önemli bir noktadır. Kadın ve doğa, aynı tahakküm zihniyetinin hedefi hâline gelmiştir.

Erkeklik Bir Performansa Dönüşürken

Fakat bu sistem yalnızca kadınları değil, erkekleri de doğallıklarından uzaklaştırır. Erkek çocukları küçük yaşlardan itibaren sert olmaya, duygularını bastırmaya ve sürekli güçlü görünmeye zorlanır. Böylece erkeklik bir insanlık hâli olmaktan çıkar, bir performansa dönüşür. Erkek de aslında kendi duygularından, kırılganlığından ve ilişkisel doğasından koparılır.

Güç Değil, İş Birliği Kurtarır

Evrimsel açıdan bakıldığında ise insan türünün başarısı yalnızca güçten değil, iş birliğinden gelir. İnsanlar binlerce yıl boyunca paylaşarak, dayanışarak ve birlikte hareket ederek hayatta kalmıştır. Bu nedenle tahakküm üzerine kurulu modern güç ilişkileri, insanın evrimsel doğasının kaçınılmaz bir sonucu değildir; tarihsel süreçte ortaya çıkmış bir örgütlenme biçimidir.

Kadınların özgürlük mücadelesi bu yüzden yalnızca eşit hak talebi değildir. Aynı zamanda sömürüye dayalı bir dünya görüşünün sorgulanmasıdır. Çünkü kadın üzerindeki hâkimiyet kırılmadan, tahakküm mantığının bütünüyle sorgulanması da zor görünür.

Yeni Bir Eşiğin Önündeyiz

Belki de insanlık bugün yeni bir eşiğin önündedir. Doğayı tüketen, insanı insan üzerinde egemen kılan ve rekabeti kutsayan bir uygarlık anlayışı giderek daha fazla kriz üretmektedir. Bu noktada sorulması gereken soru şudur:

Hâkimiyet yerine dayanışmayı, sömürü yerine eşitliği ve kontrol yerine ortak yaşamı temel alan bir dünya mümkün mü?

Bu soruya verilecek cevap yalnızca kadınların değil, bütün insanlığın geleceğini belirleyecektir. Çünkü gerçek özgürlük, bir grubun diğerini yönetmesinde değil; kimsenin kimseyi yönetmek zorunda kalmadığı bir dünyanın kurulmasında saklıdır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.