Şehitler ölmez, vatan bölünmez!...

Orhan YÜCEL

 

Tarih geleceğin aynasıdır derler. Ve yine tarihini unutan milletler geleceğe
umutla bakamaz derler. Türk milleti olarak bizim de geçmişimizde, gelecek
nesillerimize unutturulmamak üzere aktaracak çok sayıda acılı ve güzel anılarımız
bulunmaktadır. İşte aşağıda anlatacak olduğumuz Çanakkale savaşı günlerinde
cefakâr bir Türk kadını ve anası tarafından yaşanmış gerçek bir olayı hep beraber
okuyalım ve böyle tarihi olayların unutulmadan nesilden nesile aktarılmasını
sağlamak bakımından bu gibi hikâyelerin herkes tarafından da okunmasını
sağlayalım.
Değil miydi ki şehitler ölmezlerdi, Rab katında diriydiler.
Baban gelirse, beni çağır oğul!..
Kızılca kıyametin koptuğu günlerdi. Adına “Çanakkale” denen destanı
yazacak koç yiğitler, dilde Allahu Ekber, niyetlerde zafer ile düşmüşlerdi cephe
yollarına.
Vatan ki, emanetti anadan babadan; vatan ki korunmalıydı hain düşmandan.
Düşmana ‘illallah’ dedirtecek er oğlu erlerden biriydi Ali. Anasının en
büyük arzusu oğlunun hâfızlığını görebilmekti. Ali, gayretlerinin semeresini
almış, hâfız olmuştu; anasının yüreciği sevinçle dolmuştu.
Ağzı dualı Ali’nin anası; ‘Bir de oğlumun mürüvvetini görsem!’ diye
geçirdi içinden. Âh bir görebilsem!
Köyün, güzel olduğu kadar terbiyeli, hanım hanımcık kızı Adeviye’yi
Ali’ye istediler. Adı gibi iyilikseverdi Adeviye. Çok geçmeden düşman ateşinin
gölgesinde sâde bir düğünle evlendiler.
Adeviye, Ali’yi kendi elleriyle hazırladı cepheye. ‘Git Ali’m!’ dedi
Adeviye. Vatan için, doğacak evlâdımız için git, dedi.. Gitmek lâzımdı. Neylersin
ki evde oturma zamanı değildi. Vazife kurşun kadar ağırdı. Vatan söz konusu
olunca geçilirdi serden.
Ali, acısını içinin en girift yerine gömüp “Yine geleceğim.”dedi.
Silâhıyla, silâh yoksa süngüsüyle, o da yoksa bedeniyle siper olacaktı
ya düşman ateşine. Düşmanı savacak ve dönecekti evine.
Ali gitmişti bir kış soğuğunda. Cepheden şehitlerin haberi tez ulaşıyordu
köye. ‘Ali’mden bir haber var mı?’ diyordu Adeviye kalbi yerinden fırlarcasına.
Bir haber yoktu Ali’den. Sağ mıydı, yaralı mıydı, adı sanı bilinmez
bir yerde şehitlerin arasına mı karışmıştı, bilen yoktu.
Adeviye günlerce, mevsimlerce bekledi, bekledi. Giden gelmiyordu, acep
nedendi?
Günler yokluk, kıtlık ve sıkıntıyla geçiyordu. Asker Ali’den iyi veya kötü,
bir haber gelmiyordu. Adeviye’nin tesellisi minik yavrusu Cevdet’i olmuştu.
Çalan her kapı, duyulan her ayak sesi, Adeviye’nin yüreğini hoplatıyordu.
Ya gelen Ali ise! Rüyalarında her dâim Ali’yi görüyor, asker kıyafetiyle
karşısında mütebessim çehreyle duran Ali’nin yaralarını pansuman ediyordu.
Rüyalara sık sık gelen Ali, kendi evine gelmiyordu bir türlü.
Babasının bir fotoğrafını görmeden büyüyen Cevdet, yürümeye başlamıştı.
Cevdet, Çanakkale’yi anlatan ninnilerle büyümüş; masal yerine, destanlar
dinlemişti anasından.
Ülke düşmandan temizleneli yıllar olmuştu. Ali’nin âkıbetinden haber
yoktu. Kolunu, bacağını, bedeninden bir parçasını Çanakkale’de bırakan erler
de dönmüştü köylerine. ,
Köylü; ‘Kocan şehit olmuştur, bekleme artık Ali’yi.’ diyemedi. Yaslı
anacığına acısını unutturmaya çalışan Cevdet büyümüş, iş güç sahibi olmuştu.Adeviye ne vakit bir yere gidecek olsa, ‘Baban gelirse, çağır beni
oğul!’ derdi. Komşulara gitse, mevlide, akrabalara gitse, hep aynı sözü
söylüyordu oğluna: ‘Baban gelirse, çağır beni oğul!’
Günler yerinde durmadı. Zaman çark misali döndü. Alınlarda çizgiler
derinleşti, saçlara beyazlıklar aktı.
Adeviye, Ali’nin geleceği ümidiyle yaşadı durdu. Her sözünün sonunda
Cevdet’e, ‘Baban gelirse…’ diyordu. Adeviye, güçten takatten kesilmişti. Geri
dönülmez hastalığın pençesine düşmüştü. İyice ağırlaşmıştı artık.
Son demlerinde oğlu Cevdet’i yanına çağırdı, yavaşça: ‘Oğlum!’
dedi. “Bana iyi baktınız. Hakkınızı helâl edin. Baban bir gün gelirse ona; ‘Annem
seni hep bekledi.’ de.”
Cevdet’in ve oradakilerin gözlerinden sicim sicim yaşlar boşalırken
Adeviye beklenmedik bir şekilde irkilerek doğruldu, kapıya doğru
gülümseyerek “Hoş geldin Ali, hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti.
Değil miydi ki şehitler ölmezlerdi, Rab katında diriydiler. Bu hikâyedeki
hâdise ve şahıslar tamamen gerçektir.