Klasik tanımıyla tarih, geçmişte yaşanmış olayları neden-sonuç ilişkisi içerisinde, yer ve zaman göstererek ve belgelere dayanılarak anlatan bilimdir. Bu açıdan bakıldığında uzak geçmişi anlatan tarih, kesin olmayan bir alandır. Kanıt ve belgelerin ele geçmesi rastlantısaldır. Uzak geçmişi incelersek, arkeolojik kanıtların niteliğini kavrayabiliriz. Gerçi piramitler ve eski çağa ait anıt ve diğer kalıntılar zamana meydan okurcasına ayaktadır. Çoğu kez yarı tanrı ve etkili yöneticiler olan bu kalıntıları yaptıranların dilekleri hakkında fikir sahibi olunabilir. Ama bunu bilmek başka şeydir, bu anıtları inşa edenlerin ve belki de yöneticilerin amaçlarını paylaşmayan kimselerin durumunu bilmek ve yaşantıları hakkında bilgi sahibi olmak yine başka bir şeydir.
Ülkelerin tarihlerini günlük gibi kaleme alan yazarlar, sadece o ülkenin yönetim sınıfının istekleri doğrultusunda belgeler bırakmışlardır. Yine de bu belgeler olayları yok saymamış, sadece sübjektif bir bakış açısıyla yansıtmıştır.
Genellikle tarih yazılırken, ya tanıkların bıraktıkları yazılı kaynaklardan, ya da hangi dönem olursa olsun, yaşayanların bıraktıkları arkeolojik kalıntılardan yararlanılmıştır. Sözü edilen her iki kaynak da modern ve bilimsel temellere oturmuş bir tarih yazımı için yeterli değildir. Yazılı kaynaklar, yazan kişinin bakış açısına göre sübjektif olabilir. Bu kaynaklar, olayları reddetmez, fakat abartılı ve yanlı verir. O nedenle de yeni dönem araştırmacıları ve akademisyenleri tarafından eksik kabul edilir. Tarihi kalıntılar ise, çoğu kez o dönemde yaşamış halkın sadece üst düzeyinde yer alan gruplara ait bulgulardır. Dolayısıyla geçmişte yaşamış olan tüm halkın durumunu tam olarak aktarmaktan yoksundur.
Fakat öyle belgeler vardır ki, bu belgelerde üretilmiş bilgi aktarılmaz. Bunlar ya çeşitli yapılanmaların vergi ve askerlik gibi kayıtlarını belirten tapu defterleri gibi tutanaklar, ya da bürokratik mekanizmaları işleten vesikalardır. Söz konusu tutanaklara önemli bir örnek, Osmanlı Tahrir Defterleridir. Osmanlı Tahrir Defterlerinde halkın etnik, sosyal ve ekonomik, coğrafi ve kültürel yaşantıları konusunda son derece önemli ipuçları mevcuttur. Dolayısıyla bu belgeler çok değerli belgelerdir. Tarihçinin görevi, günümüze ulaşmış bütün kanıtlardan ve özellikle de bu tür yazılı belgelerden hareket ederek halkın yaşayan kültürünün tarihi dinamiklerini ve sürekliliklerini, ya da kültürel kopuklukları irdelemek ve gerçek tarihi objektif bir şekilde ortaya çıkarmaktır. Çünkü tarih araştırmalarında dünü bugüne bağlamak şarttır. Böyle bir yaklaşım elbette çok ciddi bir şekilde mahalli araştırmalar yapılmasını gerektirir.
Bu konuda ülkemiz tarihçilerinden çok ciddi araştırmalar yapanlar vardır. Bunların başında Osmanlı dönemi tarihini araştıran ve çok kıymetli tespitlerde bulunan Mustafa Akdağ, yine Osmanlı arşiv belgeleriyle ömrünü geçirmiş, tarihçilerin kutbu olarak gösterilen Halil İnalcık ve Yusuf Halaçoğlu ile Ordu yöresi tarihinin aydınlanması için büyük çabalar gösteren Bahaeddin Yediyıldız’ı gösterebiliriz. Bu tarihçilerimiz Osmanlı arşivlerinin yanı sıra bu arşivlerde belirtilen yerlerde alan çalışmalarına büyük ehemmiyet vermişler ve arşiv belgeleriyle alanda tespit ettikleri kültürel verileri örtüştürmüşlerdir. Böylece ortaya tamamen bilimsel temellere oturtulmuş bir tarih çıkmıştır.
Kuşkusuz, objektif olmak kolay değildir. Tarihi olayları objektif olarak anlatabilmek ve yorumlamak, entelektüel anlamda namuslu olmayı gerektirir. Tarihle ilgili anlatılacakların okuyucuyu doyurması için belgelerle desteklenmesi ve inandırıcı olması lazımdır.
Üniversitelerimizin, özellikle Tarih ve Arkeoloji bölümlerinin ülkemiz tarihini bilimsel temellere oturtmak gibi bir işlevi olmalıdır. Yukarıda belirtildiği gibi araştırmacılarımızın arkeolojik kazılara ve mahalli verilere ciddi şeklide zaman ayırmaları birçok bilinmezi açığa çıkaracaktır.
Kültür ve Turizm İl Müdürlüğümüzün konuyu ciddiye almasını umuyorum.