1455 Tarihli Tahrir Defteri Işığında ORDU YÖRESİNDE TÜRKLEŞME SÜRECİ

Mithat Baş

1455 Tarihli Tahrir Defteri Işığında
ORDU YÖRESİNDE TÜRKLEŞME SÜRECİ
Mithat BAŞ
Anadolu’nun Türkleşmesi, değişik yoğunluklarda 11. yy.dan 16.yy.a kadar süren uzun bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Yazılı tarihimiz, bu Türkleşme sürecini, Türkmenlerce kurulan çeşitli beylikler ve devlet yapılanmalarını bizlere olabildiğince anlatmaktadır. Yine de ders kitaplarından öğrendiğimiz tarih bilgileri, bizlere bulunduğumuz toprakların gerçek tarihini yeterince sunabilmiş değildir. Son yıllarda yapılan bilimsel tarih araştırmaları, öğrendiğimiz tarihi bilgilerin birçok yönden eksik ve hatta yanlışlarla dolu olduğunu göstermektedir. Ancak yeni araştırmalar, bu yanlışlıkları düzeltip azaltacak önemdedir.
Tarih yazılırken, geçmiş zamanlara ait arkeolojik kalıntılar, varsa yazılı belgeler göz önüne alınarak tespitler yapılmış ve tarihi olaylar bu belgelerin ışığında kaleme alınmıştır. Bu tür tarih yazımı eksiktir. Ülkelerin tarihlerini günlük gibi kaleme alan yazarlar, sadece o ülkenin yönetim sınıfının istekleri doğrultusunda belgeler bırakmışlardır. Yine de belgeler olayları yok saymamış, ancak sübjektif bir bakış açısıyla yansıtmıştır.
Fakat öyle tarihi belgeler vardır ki, bu belgelerde üretilmiş bilgi aktarılmaz. Bunlar ya çeşitli yapılanmaların vergi ve askerlik gibi kayıtlarını belirten tapu defterleri gibi tutanaklar, ya da bürokratik mekanizmaları işleten vesikalardır. Söz konusu tutanaklara en önemli örnek, Osmanlı Tahrir Defterleri’dir. Osmanlı Tahrir Defterleri’nde halkın etnik, sosyal ve ekonomik, coğrafi ve kültürel yaşantıları konusunda son derece önemli ipuçları mevcuttur.
1980’li yıllarda Türk Tarih Kurumu’nca oluşturulan “Türkiye’nin Ekonomik ve Sosyal Tarihi’ni Sondaj Metoduyla Araştırma Grubu” Türkiye’de tarihin bilimsel temellere oturtulmasını amaçlanmıştır. Bu grubun başkanlığını Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız yürütmüştür. 19 ilin seçildiği bu sondaj çalışmalarından birisi de Ordu’dur. Ordu yöresiyle ilgili çalışma, Ordu ve yöresinin bilinmeyen tarihinin objektif olarak değerlendirilmesine ışık tutmuştur.
Çalışmalardan ilki, “Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları I” adıyla yayınlanan ve Bahaeddin Yediyıldız-Ünal Üstün imzasını taşıyan 1455 Tarihli Tahrir Defteridir. Defterin orijinal adı “Vilayet-i Bayramlu mea İskefsir ve Milas” tır.
Konuyla ilgili bildiriler, 6-11 Eylül 2005 tarihinde Ordu’da düzenlenen “Orta Karadeniz Kültürü Sempozyumu”nda sunulmuş ve Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız’ın öncülüğünde bir ekip tarafından “Orta Karadeniz Kültürü” adlı bir kitapla da yayınlanmıştır.
Son araştırmalar göstermiştir ki Ordu yöresi ve Orta Karadeniz Bölümünün büyük kısmının Türk iskânına açılmasını sağlayan kapılarından biri de Mesudiye topraklarıdır.
Sözlü kültür, halkın yüzyıllar boyunca nesilden nesile naklettikleri ve giderek de efsaneleşen önemli söylencelerdir. Mesudiye yöresinde bu söylencelere çok sık rastlanır. Ordu’nun diğer yörelerinde dağınık bir yerleşme oluşurken, coğrafyası gereği Mesudiye’de toplu yerleşim birimleri oluşmuştur. Bu durum, sözlü kültürün yaşamasını kolaylaştırmış, yüzyıllar öncesi olan olaylar günümüze kadar gelebilmiştir. Nitekim her Mesudiye köylüsü, köyünün nasıl kurulduğu veya sülalesinin nerelerden geldiği konusunda az veya çok bir bilgiye sahiptir.
Bu sebeple Ordu yöresi tarihi kaleme alınırken, Tahrir Defterleri ile özellikle Mesudiye yöresiyle ilgili sözlü kültürün örtüşmesi kaçınılmaz olarak aranacaktır. Çünkü Mesudiye yöresi, belki de Türkiye’nin hiçbir yerinde görülmeyecek tarihi öneme haiz “adlandırmalara” sahiptir.
Nedir bu adlandırmalar?
Mesudiye’de herhangi bir tepeye çıkıp etrafınıza baktığınızda ve yöreyi bilen birisine bu tepelerin adlarını sorduğunuzda vereceği yanıt şöyledir: Erdembaba, Kılıçbaba, Karababa, Akbaba, Sarıbaba, İlyasbaba, Eriçoğbaba, Dumanbaba, Karaaslan, Ziyarettepe…ve daha niceleri... Bu tepelerin zirvelerinde yöre halkının kutsal saydığı, adaklarını kestikleri ve belki de sorunlarına medet aradıkları mezarlar. Yüzyıllarca korunmaya çalışılmış, dağılan taşları ziyaretçilerce toparlanmış, gizemli mezarlar.
Kimdir bu babalar? Halk niçin bu mezarları kutsal kabul etmiştir? Bu yöreleri kendilerine bırakan atalarına bir vefa örneği midir bu saygı?
Bu soruların yanıtlarını sözlü kültürde bulabiliyoruz. Bu tepelerin hemen tümünün halk arasında efsaneleşmiş hikâyeleri vardır. Bu kültürel miras nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız ve ekibi, bölgede alan çalışmaları yaparak sözlü kültürle tahrir defterlerindeki bilgileri örtüştürüp Ordu yöresi tarihinin bilimsel temellere oturtulmasına öncülük etmişlerdir.
Sözlü kültür örnekleri, halkın kendi içinde yaşattığı yerel tarihlerdir.
Yöredeki sözlü kültür ve efsanelerin bir kısmı Ordu yöresine ait en eski kaynak olan Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız ve Ünal Üstün tarafından günümüz Türkçesine çevrilen 1455 tarihli Osmanlı Tahrir Defterindeki bilgilerle birebir örtüşmektedir.
Nitekim, Mesudiye özelinde Göçbeyi, Kışlacık, Türkköyü, Topçam, Çukuralan, Yeşilce, Arıkmusa yerleşkelerinin kuruluş söylenceleri 1455 tarihli Tahrir Defteri ile uyuşmaktadır. Bu yerleşkelerin 1430-1450 yılları arasında kurulduğunu söylemek mümkündür.
Mesudiye’deki diğer yerleşkeler, bu tarihten daha önce kurulmuş olmalıdır. Çünkü günümüzdeki yerleşkelerin hepsinin de adı 1455 tarihli TD’de vardır. Ne yazık ki 1427 tarihinde yörenin Osmanlılara geçmesiyle birlikte ilkyazımın yapıldığı bilinmekle birlikte bu defter, arşivlerde bulunamadığı için diğer yerleşkelerin kuruluş söylencelerine itibar etmek durumundayız.
Sözlü kültürün bize bıraktığı önemli bir tespit de yöredeki Türkmenlerden bir kısmının 1455-1485 tarihleri arasında geri göçtükleridir. Zile köyünün kuruluş söylencesinde, köyü fetheden İlyas Baba önderliğindeki Türkmenlerin köyde yaptıkları çeşme ve mezarlıkları durmakla birlikte, kendilerinin geri göçtükleri ifade edilmektedir. 1455 ve 1485 tarihleri arasında köydeki önemli nüfus azalması bu sebeple olmalıdır. Aynı söylencede günümüzde köyde yaşayan Türkmenlerin değişik tarihlerde Sivas, Erbaa, Erzincan, Trabzon, Gümüşhane, Divriği gibi yerlerden gelip yerleştikleri de belirtilmektedir.
Şimdi tarihi olaylara bakalım ve yaklaşık yedi, sekiz yüz yıl gerilere gidelim.
Oğuz boylarının Ordu yöresinde ilk yurt tuttukları bölge Mesudiye topraklarıdır. Zaten bu yöreye çok yakın olan Şarkikarahisar, 1072 yılında bir Türkmen beyi olan Mengücek Bey tarafından fethedilmiş ve Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Malazgirt Savaşı’nda da kendisine yardım eden bu büyük kumandana Şarkikarahisar’la birlikte Erzincan ve Kemah’ı da mülk olarak vermişti. Bu bölge 1228 yılında Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katılmıştır.
Mesudiye yöresine Türkmenler Danişmendliler döneminde yerleşmeye başlamışlardır. Mesudiye Kale Köyü’nde bulunan Milas Kalesi’nin 11. yüzyılda Danişmendliler zamanında yapıldığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Kalenin Müslümanlarca yapıldığı zaten bellidir. Nitekim kaledeki minber kalıntısı da bunu kanıtlamaktadır. Bu konuda Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden bir ekip 1985‘de kalede araştırma yaparak tarihlendirme makalesi yayınlanmışlardır.
1178 yılında Danişmendli Beyliği, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan tarafından ortadan kaldırılınca Mesudiye yöresindeki topraklar, zaten büyük göç dalgalarıyla uğraşmakta olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin göçebe Türkmenleri yönlendirdiği bir bölge haline geldi. 13. yüzyılın ilk yarısında özellikle Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Moğol istilasına da uğrayan Anadolu, büyük bir kaos ortamına girmişti.. Başsız kalan göçebe Türkmen boy ve oymakları, yerel anlamda Türkmen Bey ve Türkmen Babalarının etrafında kümelenmeye ve bulundukları yerde tutunmaya çalıştılar. Artık kendi kaderlerini, kendileri çizecekti. Bu yöredeki Türkmenleri koruyacak ne büyük bir beylikleri ne de bağlandıkları bir devlet vardı.
Tam da bu devirlerde Ordu yaylalarının ve Mesudiye topraklarının Trabzon Rum Devleti ile Türkmenler arasında defalarca el değiştirdiğine tanık oluyoruz.
Yazılı kaynaklarca da belirtilen bu el değiştirmenin nasıl olduğunu “sözlü kültür” açıklıyor. 1982 yılında Kültür Bakanlığı standartlarına göre derlediğim ve yayınladığım “Uzun Kızlar Efsanesi” bunlardan sadece birisidir.
Gerek Danişmendliler ve gerekse Selçuklular döneminde Trabzon Rum Devleti’ne sınır olan Milas (Mesudiye) yöresine Çepni, Iğdır, Yüregir, Eymür, Bayındır, Bayadı, Alayundlu, Karkınlu gibi Oğuz boyları ve çok sayıda Oğuz oymakları yönlendirilmiştir. Bu boy ve oymaklar önceleri her biri bir tepeyi tutmuş Türkmen Bey ve babalarının himayesinde yaşamaya başlamışlardır. Zamanla bu beylerden birisi olan Bayram Bey’in etrafında kenetlenmişlerdir.
Bayram Bey’in Mesudiye yöresindeki Türkmenlerin başına geçtiği, başarılı bir asker ve etkili bir yönetici olduğu anlaşılıyor. Bayram Bey’in ilk amacı, çevresindeki Türkmenlere otlak ve yaylak bulmak için mücadele etmek olmuştur. Bunun için de yöreden topladığı kuvvetlerle sık sık Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki yaylalardan doğuya akınlar düzenlemiştir. Nitekim gerek kendisi, gerek oğlu Hacı Emir Bey ve gerekse torunu Süleyman Bey, Ordu ve Giresun yaylalarını Trabzon Rum Devleti’nin elinden almak için yaklaşık yüz yirmi yıl süren amansız bir mücadeleye girişeceklerdir.
Bayram Bey, Milas Kalesi’ni Trabzon Rum Devleti’ne karşı yaptığı bütün akınlarda karargâh olarak kullandı. Kalenin hemen yanında bir saray, bir hamam ve birkaç tane kümbetten oluşan aile mezarlarını yaptırdı. 1280’li yıllarda çevredeki Türkmenler, Bayram Bey’in oğlu Hacı Emir Bey’in adıyla anılacak olan beyliğin çekirdeğini oluşturdular. Bayram Bey’in 1313 yılında günümüzdeki Ordu yakınlarında bir Pazar yerine baskın yaptığı, 1332 yılında Hamsiköy’e kadar gittiği ve büyük kayıplar vererek geri döndüğü anlaşılmaktadır.
Beylik, ilk yıllarında merkez olarak bu kaleyi kullandı. Aynı yerin yaz aylarında beylik merkezi olarak ileriki yıllarda da kullanıldığını söylemek mümkündür. Beylik Osmanlılara katılınca Tahrir Defterlerine kaydedilirken yöredeki birçok yerin malikânesinin Hacı Emiroğulları ailesine bırakıldığı görülmektedir.
Her ne kadar modern tarihçiler bu bölgeyi Hacı Emiroğulları Beyliği diye isimlendirmişlerse de hüküm sürdükleri topraklar Osmanlı belgelerinde Vilayet-i Bayramlu olarak geçmektedir. Bunun sebebi de bu toprakların Hacı Emir Bey’in babası Bayram Bey tarafından alınmış olmasıdır. Onun ismi ilk olarak Trabzon kilise tarihçisi Panaretos’un Vakayiname’sinde geçmektedir.
Panaretos’a göre Chalybia, Türkler tarafından 1280 ile 1297 arasındaki bir dönemde alınmıştır. Daha sonra, Türkler bütün ülkeyi tahriple sonuçlanan geniş ölçekli bir akın gerçekleştirdiler.
Panaretos, Türklerin Chalybia’yı kimlerden aldığını tam olarak açıklamaz. Ancak, büyük bir ihtimalle Türkler’in Chaybia’yı Trabzonlulardan aldıkları Panaretos’un ifadelerinden anlaşılır. Kronolojik dönemleme çok önemlidir; sınır bölgelerinde Moğol baskısı sonucunda bir araya toplanan Türkmenler tarafından kurulan birçok beyliğin yükseliş yıllarıyla Chalybia’nın ele geçirilme tarihi uyuşmaktadır.
Bayram bey ölünce yerine oğlu Hacı Emir Bey, beyliğin başına geçti. Hacı Emir Bey zamanında Türkmenler, Ordu sahillerini tamamen ele geçirdiler. Hatta 1348 yılında Trabzon Krallığına bile saldırıda bulundular. Trabzon Krallığı dar bir çevreye sıkıştı. Öyle ki Kral, Hacı Emir Bey ve Niksar’da oturan Taceddin Bey gibi Türkmen beyleriyle kızlarını evlendirerek, onlarla akrabalık kurmuş ve krallığını sürdürmek zorunda kalmıştır.
Anadolu’da ve bu arada Mesudiye yöresinde Türkmenler arasında o yüzyıllarda kesinlikle İslamiyet’i yaşama ve yorumlama farklılıklarından kaynaklanan bir çatışma yaşanmamıştır. Zaten o yüzyıllarda Türklerin İslamiyet’le tanışmaları yüz-yüz elli yıllık bir geçmişe sahiptir. Türkmenlerin ve diğer Anadolu Beyliklerinin birbirleriyle kavgaları, otlak alanlarının paylaşılması ve yerleşik düzene geçmekte zorlanan göçebelerin sorunları yüzündendir. Devlet ve büyük beyliklerin örgütlenmesi, vergilerle ayakta tutulabildiğinden ve vergiler de “oturaklı” hale gelmiş köylüden alınabileceğinden, gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar Anadolu’daki göçebe Türkmenlerin yerleşik hayata geçmeleri için büyük çaba sarf etmişlerdir.
Böyle bir otlak çatışması Hacı Emiroğulları Beyliği ile yönetim merkezi Niksar’da olan Taceddinoğulları Beyliği arasında da meydana gelmiştir. Mesudiye toprakları ve özellikle Ordu yaylaları daha tam olarak yerleşik hayata geçmemiş olan göçebe Türkmenler için yaylak ve kışlak olarak kullanmaya son derece elverişli yerlerdi. O yıllarda hayvancılıkla geçinen Türkmenlerin, sahilin sıcak koşullarına ve sıtma salgınlarına karşı, geniş otlakları bulunan kırsal bölgeleri tercih etmelerinden daha doğal bir durum olamaz.
Erbaa ve Niksar yörelerinde yaşayan Türkmenler tarih boyunca Ordu yaylalarını otlak olarak kullanmışlardır. Milas Kalesi bu göçebelerin yol güzergâhındadır. Aynı güzergâhta Niksarlı Ahi Pehlivan’ın Mesudiye Yeşilce (Yavadı) Köyünü kurduğu ve burada Ahi Pehlivan Vakfını ve Camisini yaptırdığı hem sözlü kültürde hem de vakıf kayıtlarında ve 1455 tarihli tahrir defterinde belirtilmektedir.
Niksar ve Erbaa ovalarında kışlayan Türkmenler de, yaz mevsimlerinde sürüleriyle Karagöl yaylalarına gelirlerdi. Bu durum günümüzde bile devam etmektedir. Yazılı kaynaklarda Taceddin Bey’in Mesudiye topraklarında gözü olduğu ve bu sebeple de Hacı Emiroğullarıyla savaştığı ve Hacı Emiroğlu Süleyman Bey tarafından daha saldırının hemen başında 500 atlısıyla birlikte öldürüldüğü, ordusunun dağıtıldığı belirtilmektedir. Bu savaşın yeri kaynaklarda açıklanmamaktadır.
Söz konusu olayda da savaşın yeri konusunda “sözlü kültür”e başvurmak mümkündür.
Süleyman Bey, beylik merkezini 1390’lı yıllarda “Nefs-i Ordu bi-ism-i Alevi (Ulvi) ye taşıdı. Ordu adı ve Ordu kentinin ilk nüveleri günümüzdeki Eskipazar’da Süleyman Bey zamanında atıldı. Türkmen Beylerinin oturdukları yerleşkelere “Ordu” dendiği pek çok yerde görülür. Niksar Emiri Taceddin Bey’in yılın bazı aylarında günümüzdeki Çarşamba’nın Ordu Köyü’nde, Emiroğulları ailesinden Mezid Bey’in de günümüzde Fatsa topraklarında olan “Nefs-i Ordu” denilen yerleşkelerde oturdukları, Tahrir Defterleri kayıtlarından anlaşılmaktadır.
Hacı Emir oğlu Süleyman Bey, topladığı kuvvetlerle günümüzdeki Ordu yakınlarında 1396 sonbaharında 12 bin kişilik bir karargâh kurdu. Ordu adı, bu karargâhın kurulmasıyla birlikte anılmaya başlandı. 1397 yılı ilkbaharında beylik toprakları içinde bir ada gibi kalmış olan Giresun kalesini kuşattı. Şiddetli çatışmalardan sonra Trabzon krallığının önemli bir kalesi olan Giresun da Türkmenlerin yerleşimine açıldı. Giresun çevresi, özellikle Yukarı Harşit bölgesi zaten Hacı Emir Bey zamanında Türkmenlere açılmıştı. Orta Karadeniz Bölgesine bu olaydan sonra Türkmenlerin yerleşmesi daha da kolaylaştı.
Ordu ve yöresi, Osmanlılar tarafından değil, 1280’lerden 1400’lere kadar uzanan süreç içinde Türk gruplarının özellikle de Hacı Emir Oğullarının mücadeleleri sonucunda fethedilmiştir. Bu fetih, söz konusu yeni halkın yeni bir toprakla bütünleşerek orayı iskân edişi ve orayı vatanlaştırması biçiminde cereyan eden bir fetih olayıdır. Hacı Emir Oğullarının yaklaşık 120 yıllık mücadeleleri sırasında bölgedeki gayrimüslimlerin büyük çoğunluğu Trabzon tarafına çekilmişler, az bir kısmı Milas, Habsamana Kalesi, Öksün ve Giresun kalesine sığınmışlardır. Bölge büyük oranda bakir bir alan olarak kalmıştır.
Ordu yöresinde Türkmen fetihleri tamamlandığında eski yerli halktan çok az bir nüfus kalmıştır. Bölgede 1455 tarihli Osmanlı Tahrir Defteri düzenlenirken, bir başka deyişle yörenin Türkmenlerce fethedilmesinden yaklaşık 60-70 yıl sonra 6651 Türkmen ve 526 Rum ailenin bulunduğu görülmektedir. Bu da bölgedeki halkın o yıllarda bile % 90’dan fazlasının Türkmen olduğu anlamını taşımaktadır.
Ordu yöresinin Türkleşmesinde ülkemizin diğer yerlerinde görülmeyen bir başka özellik de Sayın Yediyıldız’ın deyimiyle Hacı Emiroğullarının çeşitli bölük örgütlenmeleri oluşturarak yöreyi fethetmeleridir.
Bölük doğrudan doğruya bir insan grubunu, askeri bir birliği ifade etmektedir. Dolayısıyla insan ilişkileri, yurt tutma ve iskân açısından son derece anlamlıdır. Ordu bölgesi Hacı Emiroğulları tarafından önceden de belirtildiği gibi 1390’larda, yani 1455 yılı tahririnden 65 yıl önce fethedilmiş ve Türkmenlerin yerleşimine açılmıştır. İşte bu bölükler, askeri birlikler tarzında örgütlenerek bölgeyi fethettikten sonra buralara yerleşen Türkmen Bey ve oymaklarıdır. Her bölüğün yerleştiği kısım bir idari birim olmuştur. Bunların büyük bir kısmı bölüklerine ya beylerinin ya da idari birimlerinin adını vermiştir. Kayıtlardan bu durum açıkça anlaşılmaktadır. Örneğin Bucak, Bedirlü, Seydi Ali Kethüda, Davut Kethüda, Ebulhayr Kethüda, Alibeğce, Fidaverende, Satılmış-ı Bayram, Çamaş, İhtiyar, Şayiblü, Sevdeşlü, Mustafa Kethüda, Şemseddin Kethüda ve Pirkadem Kethüda veled-i Çakır gibi şahsiyetlerin ya bizzat kendileri, ya da babaları fetihte büyük rol oynamışlardır. Sonra da fethettikleri bölgenin idaresini üstlenmişlerdir. Böylece bölge, orayı fetheden kişinin adıyla adlandırılmış ve yeni bir kimlik kazanmıştır.
Gölköy ve çevresini Bulduk Bey, Aybastı çevresini Bulduk Bey ve Çoban Bey, Fatsa ve Ünye çevresini Mezit Bey, Çamaş yöresini Mehmet Çamaş Bey, Ulubey yöresini Sevdeş Bey, Şayip Bey ve Fermude Bey, Gülyalı yöresini Ebulhayır Bey, Bozat yöresini Seydi Ali Bey, Kepsil yöresini Şemseddin Bey, Pir Kadem Bey ve Mustafa Bey bölüklerinin başında fethetmişler ve kendilerine bu yörelerde fetih hakkı olarak yurtluklar verilmiştir. Söz konusu Beyler, Hacı Emiroğulları’nın kumandanlarıdır.
Hacı Emiroğulları Beyliği’nin Osmanlılara ilk kez tabi olması 1398 yılındadır. Hacı Emir oğlu Süleyman Bey’in en büyük müttefiki ve Emiroğulları ailesinden birisiyle de evli olan Kadı Burhaneddin, Akkoyunlular tarafından öldürülmüştür. Bu olay Süleyman Bey’i çok üzmüş olmalıdır. Aynı tarihte Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’ın Samsun’a gelmesiyle Süleyman bey, Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. Yıldırım Beyazıt, beylik yönetimini yine Hacı Emiroğulları ailesine bırakmıştır. Osmanlı Devleti’nin himayesinde olan beylik, bölgedeki mücadelesine ve Türkmenlerin iskânına devam etmiştir.
1402 yılında Osmanlılar Ankara Savaşını kaybedince Hacı Emiroğulları Beyliği, yine bağımsız hareketi etmeye başlamıştır.
1455 Tarihli Osmanlı Tahrir Defteri’nde Nahiye-i Milas’taki Karye-i Beğseküsü ve Mezra’a-i Sarayderesi’nin malikâneleri, “Tura Hatun” adlı bir kadına aittir. Bu Tura Hatun, Hacı Emir Bey ailesindendir.
Hacı Emir oğlu Süleyman Bey’in de ne zaman öldüğü bilinmiyor. Mezarı büyük ihtimalle Milas Kalesi yakınındaki aile mezarları olan kümbetlerden birinde olmalıdır.
Çelebi Sultan Mehmet zamanında Hacı Emiroğulları Beyliği kesin olarak Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. II. Murat zamanında 1427 yılında bu beyliğe ait toprakların tamamının, bir nevi kadastro anlamına gelen “tahriri” yapılmıştır. Beyliğin toprakları üç kazaya bölünmüş, Bolaman ırmağının batısı Canik Sancağı’na bırakılmıştır. Bolaman ırmağı ile Giresun’un batısındaki Batlama ırmağı arası “Vilayet-i Bayramlu Me’a İskefsir ve Milas”, Batlama ırmağının doğusu ise “Vilayet-i Çepni” olarak adlandırılmıştır.
Osmanlılar bölgeyi topraklarına kattıktan sonra, beyliğin eski idari iç teşkilatlanmasına pek dokunmadılar.
Osmanlı Devleti’ne bağlandıktan sonra Vilayet-i Bayramlu olarak adlandırılan Ordu yöresi 20 idari birime ayrıldı 1455 Tarihli Tahrir Defterine göre “Vilayet-i Bayramlu mea İskefsir ve Milas” a bağlı olan idari birimler de aşağıdaki gibiydi:
Bölük-ü Geriş-i Bucak
Bölük-ü Niyabet-i Ordu bi ism-i Alevi
Bölük-i Bedirlü
Bölük-i Seydi Ali Kethüda
Bölük-i Davut Kethüda
Divan-ı Elmalu tabii Bendehor
Bölük-i Ebulhayr Kethüda
Bölük-i Geriş-i Alibeğce
Nahiye-i Niyabet-i Fermüde
Niyabet-i Habsamana
Bölük-i Fidaverende
Niyabet-i Satılmış-ı Bayram
Bölük-i Niyabet-i Çamaş
Bölük-i Niyabet-i Geriş-i Bolaman
Nahiye-i Niyabet-i Geriş-i İhtiyar
Niyabet-i Geriş-i Şayiplü
Niyabet-i Geriş-i Sevdeşlü bi ism-i Ulubeğlü
Nahiye-i Milas
Niyabet-i Kepsil
Bölük-i Pir kadem Kethüda veled-i Çakır
Bölük-i Şemseddin Kethüda tabii Kepsil
Bölük-i Mustafa Kethüda niyabet-i Kepsil
Niyabet-i Kırukili

Bölük, geriş, divan, divaniye, divanbaşı ve niyabet gibi terimler, bölgenin toplum ve yönetim yapısını anlamamıza yarayacak son derece önemli ipuçları vermektedir.
Bölge, 1455 tahririnden yaklaşık 65 yıl önce fethedilmiş ve iskâna açılmıştır. Bu bölükler, askeri birlikler gibi örgütlenerek bölgeye yerleştikten sonra buraları kalıcı olarak yerleşen Türkmen boy ve oymaklarıdır.
Geriş sözcüğü coğrafi bir terimdir. İdari birimlerin “ormanlık alanlarda, ormanlık sırtlarda” yer aldığını ifade eder.
Divan, niyabet ve nahiye birer idari birim adıdır. Kazalardan küçük yerleşkelerin hukuki özelliğini ifade eder. Niyabet ve Nahiyelerin hukuki işlerine kadılardan daha düşük rütbedeki “naip” deniler kadı yardımcıları bakardı.
Buradaki ifadeler bölgenin toplum ve yönetim yapısını anlamaya yarayacak önemli ipuçları verir. Örneğin Geriş kelimesi bir coğrafi terimdir ve ormanlık sırtlar-ormanlık alanlar anlamında kullanılmıştır. Divan, niyabet ve nahiye adları da idari birim adlarıdır. Buradan fetih yıllarında bölgenin büyük bölümünün iskâna yeni açılan yerler olduğunu çıkarmak mümkündür.
Ordu yöresi her ne kadar Oğuzların Çepni boyuna mensup Hacı Emiroğulları’nın önderliğinde Türkleşse de yöreye Danişmendlilerden beri çok sayıda Oğuz boyunun yerleştiği de kesindir. Bu boylar yerleştikleri mıntıka veya köye kendi boylarının veya oymaklarının adlarını vermişler, bu adlarda kendilerini yaşatmışlardır. Kaldı ki gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar döneminde Anadolu’ya gelen Türkmen aşiretleri, Türkmen beylerinin nüfuzlarının genişleyeceğinden ve kendi otoritelerini zaafa uğratacağından çekinerek bu boyları aileler veya oymaklar halinde bölmüşler ve iskânlarını bu şekilde gerçekleştirmişlerdir. Nitekim aynı bölgede birbirinden uzak yerleştirilmiş “Çepni”, “Eymür” gibi boy adlarına Anadolu’nun birçok yerinde sıkça rastlanır.
Yörede gerek siyasi ve gerekse de fetihler açısından en önemli rolü, Çepni Türkleri göstermiştir. Çepniler, sadece kendi boylarına değil, bölgede diğer Oğuz Boylarına da kucak açmışlar, bölgeyi bu boylarla birlikte fethetmişler ve Türkleştirmişlerdir.
Ancak şunu belirtmekte de yarar vardır. Türkleşme süreci sadece Gaziyan-ı Rum (Anadolu Gazileri) deniler gruplar tarafından değil, aynı zamanda Abdalan-ı Rum (Anadolu Abdalları), Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) ve Ahiyan-ı Rum (Anadolu Ahileri) denilen sosyal gruplar tarafından da gerçekleştirilen sosyolojik bir olgudur. Ordu yöresinde çok sayıda Abdalan-ı Rum (Anadolu Abdalları) vardır ve bölgede çok önemli roller oynamışlardır. Piraziz’deki Şeyh İdris, Ulubeydeki Şeyh Abdullah, Kabataş’ta Şid Abdal ve İskefsir (Reşadiye)’deki Cimi Dede bunlardan sadece bazılarıdır.
Yakın zamanlara kadar tarih bilgisi olarak bizlere kitap ve yıllıklarda anlatılan Ordu yöresi ile ilgili bilgilerin güncellenerek düzeltilmesi gerekir.
Genç kuşaklarımıza şunları hatırlatmakta yarar görüyorum. Kimlik bilinci, modern bireyin yeterince değer vermesi gereken en kutsal hakkıdır. Bu toprakların, üzerinde yaşanan tarih bilimsel anlamda incelenip araştırıldığında, coğrafyasındaki adlarla tapusu kesilmiş, etimolojisiyle de kültürel damgası vurulmuştur. Her karışı Türkmen kanıyla sulanmış, her tepesinde Türkmen mezarı bulunan, bin yıldır korunması için hemen her aileden şehitler verilmiş, atalarımızın bizlere bıraktığı Türkmen topraklarıdır.

KAYNAKÇA
BAŞ, Mithat, Mesudiye Tarihi ve Kültürel Özellikleri, Mesudiye
Belediyesi Yayını İstanbul 2022
BAŞ, Mithat, Ordu Yöresi Tarihi, Ordu Belediyesi Yayınları,
Ordu 2012
BAŞ, Mithat, -GÜRSOY, Ahmet, Ordu Yöresinde Oğuz
Boyları, Pelin Ofset, Ankara 2008
DEMİR, Necati, Türkler, Hacı Emir Oğulları Beyliği, Cilt VI.
DİLCİMEN, Kazım, Canik Beyleri, Samsun 1940
YEDİYILDIZ,Bahaeddin, Ordu Tarihinden İzler, Fast
Yayıncılık, İstanbul 2000
YEDİYILDIZ, Bahaeddin, KAYNAR, Hakan, KÜÇÜK, Serhat,
Orta Karadeniz Kültürü, Ankara 2005
YEDİYILDIZ, Bahaeddin-ÜSTÜN, Ünal, Ordu Yöresi
Tarihinin Kaynakları I, TTK Yayını, Ankara 1992
YEDİYILDIZ, Bahaeddin, Ordu Kazası Sosyal Tarihi, Kültür
Bakanlığı yayını, Ankara 1985
Çev. ÖZTÜRK, Mürsel, Panaretos, Kültür Bakanlığı Yayını,
Ankara 1990

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.