ORDU'DAN YEŞİLÇAM'A: ARSEN BAHÇEOĞLU'NA VEDA
Arsen Abi ile 6 yıl önce Ordu Ermenileri’ne dair yapmış olduğum kapsamlı sözlü tarih görüşmeleri kapsamında tanışmış ve 20 saatin üstünde bir kayıt almıştık. Daha sonrasın da kopmadık. İstanbul’a her geldiğinde arar illa da Yalova’da ki yazlığına davet ederdi. Zaten Ordu Ermeni Cemaatinden kaç kişi kaldı ki! 2015-2026 yılları arası İstanbul’da 15 kişinin cenazesine katılmışım, Bir de dünyanın dört bir tarafına dağılmış olan Ordu Ermenileri var onların da haberi geliyo ama son yolculuklarında beraber olamıyoruz. Bu arada bu insanlardan koca şehrin hiç haberi yoktu bugüne kadar…. Hadi önce Arsen Bahçeoğlu’nun 1910 doğumlu annesi Zıvart Hanım’ın hikâyesi ile başlayalım.
Eranik Hanım (1885-1960) ve Agop Bey’in hikâyesi, tüm Anadolu coğrafyasında olduğu gibi Ordu’da da yüzlerce ailenin 1915’te yaşadığı büyük kırılmaların ve ölümlerin yaşandığı Ermeni Tehciri ile başlıyor. Eranik Hanım ve Agop Bey için tehcir yollarından kurtuluşu yoktu belki ama çocuklar daha çok küçük. Zıvart 1910 doğumlu, 5 yaşında; Yervant ise 3 yaşında. Eranik Hanım çocuklardan küçük olanı bir tanıdık aracılığıyla Ordu’nun Ulubey köyüne yolluyor. Zıvart ise komşularından birisine emanet edilerek, en kısa zamanda dönme umuduyla yola çıkılıyor. Ama Agop Bey Malatya’da ölüyor. Eranik Hanım ise Mardin tarafına kadar gidiyor ve ancak oradan dört yıl sonra Ordu’ya geri gelebiliyor. Yaşadıklarını ve geldiğinde ne durumda olduğunu anlatmama gerek yok. Vicdanı olan her okur anlar herhalde! Ama geldiğinde evinde başkalarının oturduğunu not düşelim.
Eranik Hanım önce Ermeni Mahallesi’ndeki komşusuna gidip kızı Zıvart’ı görüyor. Ama Zıvart’ın ismi olmuş Behice. Kuran kurslarına devam etmiş ve annesinin büyüdüğü evdeki kişi olduğu gerçekliğine sığınmak istiyor; Eranik Hanım’la gitmek istemiyor. O sırada aile, “Sen istersen Yervant’a bakmaya köye git, onu al gel. Biz de kızı burada duruma alıştıralım.” diyorlar. Bu sefer Eranik Hanım köye gidiyor oğlunu bulmaya ama burada da acı haber veriliyor kendisine; oğlunun yola çıktıkları tarihten üç ay sonra hastalanıp öldüğünü söylüyorlar ve mezarını gösteriyorlar. O gece köyde kalıyor ve sabah tekrar Ordu’ya dönüyor ama Zıvart yine gitmek istemiyor. Bu sefer aile, “Biraz daha kalsın, zamanla alışacaktır. Zorla götürürsen daha kötü olur.” deyince, Eranik Hanım kendi evinde başkası olduğu için boş olan baba evine yerleşiyor. Onlar da Tehcir yolunda ölenler…
Aradan 15 gün geçiyor ve Zıvart’ın düştüğünü ve ayağının kırıldığını haber veriyorlar. Bu sefer karşı çıkacak takati olmadığı için Eranik Hanım onu alıp eve getiriyor ve zaman içinde Behice tekrar Zıvart olarak hayata devam ediyor. Bu sırada Eranik Hanım hayatta kalmak için evlenmek zorunda olduğunu anlıyor ve Karabet Kahyaoğlu ile evleniyor. Bu evliliğinden iki çocuğu daha oluyor; Arşavir ve Araksi Kahyaoğlu. Zıvart’ın kardeşleri… Arşavir, Bakırcı Harutyun Artun’un kız kardeşi Dzağik Hanım’la (Ermenice Çiçek demek) evleniyor. Araksi ise Terzi Karabet Dertliyan’la evleniyor. Biz şimdi hepsinin büyüğü olan Arsen Abi’nin annesi Zıvart’a dönelim.
1910 doğumlu Zıvart’ın yaşadıkları kolay değildi. Hem başka bir ailede annesiz babasız büyüdü hem de Eranik Hanım’ın en sıkıntılı olduğu dönemde ona yol arkadaşı oldu. 1915 Ermeni Tehciri sonrası Ordu’ya geri dönemeyen aileler ya da tüm ailesini kaybedip dönen çocuklarla, başka şehirlerden gelen yetimler evlendirilip hayata tutunmaları sağlanıyordu. 1915 sonrası yaşanan ölümler, kayıplar ve göçler sebebiyle Ordu Ermeni cemaatinin yüzde 70’i kayıptır. Gelenler; Sivas, Tokat, Şebinkarahisar tarafında aynı acıları yaşayan Ermeni yetimleridir. Cumhuriyet döneminde Ordu’da Ermeni Cemaatini oluşturan kişilerin büyük çoğunluğu bunlardır.
Zıvart da Şebinkarahisar’dan, aslında Tamzara’dan gelen Ermeni yetimi Agop’la evlenir. Tehcir yollarında ölen babasınında ismi Agop’tu. 1900 doğumlu Agop da 1915 Tehciri’nde tüm ailesini kaybetmiş bir Ermeni yetimidir. Yıllarca köy köy dolanmış ve İstanbul’a gitmiş, bir yolunu bulup orada uzun bir süre kalmış. İstanbul’da ailesinden birilerinin Ordu’da olabileceğini söylediklerinde Ordu’ya geliyor. Bakıyor, araştırıyor ama kimseyi bulamıyor. Ordu Ermeni Cemaati Agop’a sahip çıkıyor. Ordu’da kalıyor ve Zıvart Hanım’la evleniyor.
Arsen Abi ile konuşurken, “Babamın tek bir yakını dahi çıkmadı ortaya ölene kadar. Dünyada tek bir insandı sanki. O yüzden biraz içine kapanıktı.” demişti. Agop Bey yıllarca Ordu’da Kömürcüler Sokağı’nda bakkallık yapmış. Bu arada Arsen Abi’nin kardeşi Hrant Abi hayatta. İkisi de evlenmedi, çocukları yok. O yüzden Hrant Abi de yapayalnız kaldı artık bu dünyada babası gibi.
Hikâye günlerce sürecek bir yazı dizisine ancak sığar ama biz artık Arsen Abi’nin hikâyesine dönelim ama önce şuraya bir not düşelim; O tehcir yollarında ölüme meydan okuyup geri dönebilen, eşini, ailesini ve üç yaşındaki oğlu Yervant’ı kaybeden Eranik Hanım, yani Zıvart’ın annesi ve Arsen Abi’nin anneannesi 1960 yılında vefat ediyor.
Arsen Bahçeoğlu’nun Sinema Yolculuğu
Zıvart ve Agop Bahçeooğlu’nun ilk çocukları Arsen Bahçeoğlu 22 Mart 1940 yılında kardeşi Hrant ise 1942 yılında Ordu Ermeni Mahallesi’nde doğuyor. O zaman daha 1939 yılında dönemin valisi Bekir Sami Baran tarafından yıktırılan 1857 tarihli Ordu Ermeni Kilisesi Papası Arjantine gitmemiş, doğum sonrası evlerde vaftiz yapıyor, düğün ve cenaze öncesi yine evlerde papazlık görevini yerine getirmeye çalışıyordu. Arsen Bahçeoğlu’nun doğduğu ev bugün ayakta duruyor. Bu evde en son Melik Kaya Arzan ve Teyzesi Araksi Dertliyan ve çocukları oturdu ve Ordu’da bugün Ermeni cemaatinden bir aileye ait olan tek mülk olarak zamana direniyor.
Arsen Abi ilk öğrenimini “Ordu Orta Mektebi” daha sonra merkez ilköğretim okulu olacak yapıda tamamladı ve sinemeya dair karşılaşma ve lise sona kadar devam edecek ve tüm hayatı boyunca sürecek sinemacılık pratiği bu yaşlarda başlıyor;
Zıvart ve Agop Bahçeoğlu çiftinin ilk çocukları Arsen Bahçeoğlu, 22 Mart 1940'ta; kardeşi Hrant Bahçeoğlu ise 1942 yılında Ordu'nun Ermeni Mahallesi'nde dünyaya geldi. O yıllarda, 1857 tarihli Ordu Ermeni Kilisesi 1939 yılında dönemin valisi Bekir Sami Baran tarafından yıktırılmıştı. Buna rağmen kilisenin papazı Movses Sarkisyan henüz Arjantin'e gitmemişti. Doğumların ardından vaftiz törenlerini evlerde gerçekleştiriyor, düğün ve cenazelerde de yine evlerde ruhani görevlerini yerine getirmeye çalışıyor bir yandan da geçim derdiyle Ermeni Mahallesi’nde çatısı akan evleri tamir ediyordu. Arsen Bahçeoğlu'nun doğduğu ev bugün hâlâ ayaktadır. Bu evde son olarak Melik Kaya Arzan, teyzesi Araksi Dertliyan ve ailesi yaşamıştır. Yapı, bugün Ordu'da Ermeni cemaatine ait olduğu bilinen tek mülk olarak zamana direnmeye devam etmektedir.
Arsen Bahçeoğlu ilk öğrenimini, daha sonra Merkez İlköğretim Okulu olacak dönemin "Ordu Orta Mektebi" binasında tamamladı. Sinemayla ilk karşılaşması da bu yıllara rastlar. Çocuk yaşlarda başlayan bu ilgi, lise yılları boyunca gelişerek sürdü ve ilerleyen dönemde hayatının merkezine yerleşecek sinemacılık serüveninin temelini oluşturdu.
“İlk kez sinemaya Ordu’da gittim. Aşağı yukarı 7-8 yaşlarındaydım. Ordu’da sadece Halkevi Sineması vardı. Sinemaya çok meraklı olduğum için, tabii o zaman sinema yirmi beş kuruştu, sinemaya gitmek için eve koştum. Bizim ev, Ordu’yu biliyorsunuz, yokuşludur; yani bizim mahalle de öyleydi. Koşa koşa gittim. Yedi-sekiz yaşlarındaydım herhalde. Evde ağladım falan, bana yirmi beş kuruş verin diye. Yirmi beş kuruşu aldım, tekrar Halkevi Sineması’na geldim. Parayı kapıdaki görevlilere verdim. Zaten sinema hınca hınç doluydu. Meğer filme üç-dört dakika kalmış. Filmin finali gelmiş; iki-üç dakika sonra ışıklar yandı, film bitti. Ben de ‘Daha yeni geldim’ falan dedim ama bir de tokat attılar. Ondan sonra sinemacı olmaya karar verdim.”
1948 yılında Bican Orhon ve Haki Yener’in büyük ve modern bir sinema olarak inşa ettiği Millet Sineması’nda daha sonra “Bican’ın Sineması” olarak anılacak ve kentin çeşitli mahallelerinden çocukların çalıştığı sinemayı daha geleneksel ilişkilerle yürütmüştür. Arsen Bahçeoğlu, bu sinemada öncelikle filmlere ücretsiz girebilmek için, diğer mahallelerin çocukları gibi, yerleri süpürerek işe başlar. Bican Orhon’un çocukları test etmek için hazırladığı bir “oyun” vardır. Kimi zaman yere para atar, çocukların bu parayı getirip getirmeyeceklerini dener. Bahçeoğlu, Orhon’un bu testinden başarıyla geçerek sinema salonunda daimi olarak çalışmaya başlar ve resim yeteneği sayesinde sinemanın afişleri yapmaya ve jenerik yazmaya başlar.
“Sinemaya girmem şöyle oldu: Ben resim meraklısıydım. Tahmini 10-12 yaşlarındaydım. Orada yazın afiş yaparlardı; ben de o afişleri yapılırken saatlerce seyrederdim. O vesileyle sinemaya adım attım. Sonra sinema kapılarında, bedava girmek için bekleyen çocuklar olurdu. Biz de dururduk. Millet Sineması açılmıştı biliyorsunuz. Oranın kapısında da bedava girmek için beklerdik. Ama şöyle girerdik: Sinemanın sahibi bize süpürge verirdi, ‘Sinemayı süpüreceksiniz’ derdi. Altı-yedi kişi çalışırdık ve her seanstan sonra sinema süpürülürdü. On iki-on üç yaşına gelince sinemanın bütün kasasını bana emanet etti. Müdürü oldum yani; on dört-on beş yaşlarında. Hatta filmleri bile bazen ben seçiyordum. Bir de sahnenin altına, uzun bir bant şeklinde, yaklaşık bir metreye dört metre boyutlarında, filmlerin isimlerini ve artistlerin adlarını yazardım. Boyalarla falan. Tabii o boyaları kendi imkânlarımla alıyordum…
İstanbul'a ilk olarak 1956 yılında kardeşim Hrant geldi. Onun okul meselesi yoktu, çalışmak için gelmişti. Arjantin'e göç etmiş Ordulu Çitçiyan ailesinin yanında kaldı. Ben ise 1957 yılında Ordu Lisesi'nden mezun olduktan sonra İstanbul'a gittim. Güzel Sanatlar Akademisi'nin Resim Bölümü'ne girdim. Daha sonra Beşiktaş'ta, Akaretler'in karşısında yeni açılan Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu'na devam ettim. Sanırım bugün o bina konservatuvar olarak kullanılıyor. Ancak ilk yılın sonunda okulu bırakmak zorunda kaldım. Ailem yanımda değildi, İstanbul'da tek başımaydım. Devam edemedim ve çalışmaya başladım. O yıl afiş ressamlığı yapmaya başladım. 1960 yılında ihtilal oldu. Bizim yedek subay olarak askerlik yapmamız gerekiyordu. Ancak bize öğretmen olarak görevlendirileceğimiz söylendi ve ben Elazığ'a gönderildim. Önce Amasya'da bir aylık eğitim gördük. Daha sonra kura çekildi. Bazı arkadaşlar Türkçenin bile konuşulmadığı köylere gönderildi. Elektrik yok, radyo yok, hiçbir şey yok. Ben şanslıydım; Elazığ merkezdeki okulda görevlendirildim. Yaz tatillerinde yeniden Amasya'ya dönerek eğitim alıyor, okullar açılınca tekrar Elazığ'a gidiyordum. İki yıl böyle geçti.
Askerlikten sonra dayımın yanına gittim. Dayım Arşevir, Tamek firmasında müdürdü ve iyi bir konumu vardı. Bana da şirkette iş teklif etti. Muhasebede çalışmaya başladım. O dönem 400 lira maaş alıyordum. Asgari ücret de zaten o civardaydı. Ama gözüm hep sinemadaydı. Çünkü Ordu'dayken Millet Sineması'nda Bican Orhan'ın yanında yetişmiştim. Liseyi bitirene kadar, yani yaklaşık on yedi yaşıma kadar sinemanın içindeydim. Tamek'te çalışırken de akşamları okul yıllarında öğrendiğim fırça işi afiş ressamlığını sürdürdüm. Sinema afişleri ve jenerik yazıları hazırlıyordum. (Yakın zaman önce Oktay isminde Ordulu bir flim afişi ressamı olduğunu ve 1955-1970 yılları arasında piyasada olduğunu öğrendim. Arsen Abi’ye soramadım rahatsızdı ama araştırmaya devam ediyorum.)
Bir gün Pesen Film'den teklif geldi. (Nevzat Pesen 1924-1973) Muhasebe bölümünde çalışmamı istiyorlardı. Önce kabul etmek istemedim. Sonuçta dayımın yanında rahattım ve düzenli maaş alıyordum. Ancak bana 600 lira teklif ettiler. Sinema sektörüne girmeyi de çok istiyordum. Böylece Pesen Film'de çalışmaya başladım. Dört-beş ay sonra da Rum satış müdürü ayrıldı ve ben satış müdürü oldum. Hayatımın dönüm noktalarından biri buydu. Bir anda sektörün içine girdim. Çok sayıda yapımcıyla çalıştım. Çevrem genişledi, vizyonum değişti. O yıllarda yaklaşık 40 bin lira birikmiş param vardı. Bu parayla rahatlıkla ev ya da araba alınabilirdi. Ben farklı bir şey yaptım. Paramı sekiz ayrı bankaya, her birine beşer bin lira olacak şekilde yatırdım. Sebebi ilginçti!
O dönemde bankalar her 200 liralık mevduata karşılık bir çekiliş numarası veriyordu. Böylece her bankadan 25 kura numarası almış oldum. Sekiz bankada toplam 200 çekiliş hakkım vardı. Belirli aralıklarla çekiliş oluyor ve apartman dairesi veriliyordu. Dört ay sonra bana da çıktı. Kırk bin liram yine duruyordu ama artık bir evim de olmuştu. Pesen Film'de çalışırken tanıştığım, Metin Film’in sahibi, yapımcı ve senarist Metin Işık Toraman (1932-1983) bir gün yanıma geldi. 'Film yapmak isteyen biri var' dedi. 'Adı Yılmaz Güney.'
O zamanlar Yılmaz Güney henüz tanınmıyordu. İlk başta sıcak bakmadım ama Işık çok ısrar etti. Birlikte birkaç avantür film yaptık. Bunlar arasında Çirkin Kral ve Silahların Kanunu gibi filmler de vardı. Daha sonra ortak bir şirket kurduk: Met-Ar Film. İsim de ortağım Metin'in 'Met'i ile benim ismim Arsen'in 'Ar'ından oluşuyordu. Eski afişlerde hâlâ görülebilir. Yılmaz Güney ile son olarak “Yiğit Yaralı Olur” (1966) filmini yaptık. Ancak o sırada Yılmaz Güney hızla yıldızlaşıyordu. Önceleri 20 bin liraya çalışırken ücret talepleri giderek arttı. Son filmimizde Hülya Koçyiğit'i de kadroya kattık. Ardından Yılmaz Güney daha büyük yapımcılarla çalışmaya başladı. Sonrasında zaten herkesin bildiği büyük Yılmaz Güney oldu.
Bir süre sonra yapımcılıktan çok bölge işletmeciliğine yöneldim. İstanbul işletmesi kurdum. Yapımcılar filmlerini çekiyor, ben ise Marmara Bölgesi dağıtım ve işletmesini üstleniyordum. İlk ofisimiz Beyoğlu'ndaki Rumeli Han'daydı. Karşımızda Yönetmen Memduh Ün'ün ofisi bulunuyordu. Ortağım Işık Toraman o sırada Levent’te bir trafik kazası geçirdi. O dönem Levent henüz çok tenhaydı ama bir direğe çarpmıştı. Kazadan sonra pek toparlanamadı. Yollarımız ayrıldı. Ne yazık ki genç yaşta vefat etti.
Daha sonra 70’lerin ortasında sinema salonu sahibi oldum. Feriköy'deki İdil Sineması'nı satın aldım. 12 Eylül Darbesi (1980) sonrası sektörün havası değişti. Sinemayı Nejat Uygur Tiyatrosu'na kiraladım. 1984 yılının sonlarına doğru Dormen Tiyatrosu girdi ve 2001 yılına kadar onlar vardı.
Bomonti'de Kral Film Stüdyosu adında bir stüdyom da vardı. Film banyosu, montaj, dublaj gibi işlemler burada yapılıyordu. 1964 yılında Hayk Arslanyan tarafından kurulan Karper Peynirleri'nin karşısında, Kont İç Giyim Fabrikası'nın hizasındaydı. Yaklaşık on beş yıl faaliyet gösterdi. 2000'li yıllardan sonra elimdeki filmleri ve tüm hakları sattım. Televizyon kanallarına film kiralayan dağıtımcılar vardı. Ben de bütün haklarımı devrederek 2003 yılında İzmir'e yerleştim. Hâlâ burada yaşıyorum. Yazları ise Yalova'daki evime gidiyorum.”
Arsen Bahçeoğlu, sinema sektöründeki yerini anlatırken Ordu'dan çıkan ve ulusal düzeyde ilk sinemacılardan biri olduğunu özellikle vurgulardı:
“Benim dönemimde Ordu'dan sinema sektörüne giren tek kişi bendim. O yıllarda bu işe çok da iyi gözle bakılmazdı. Sonradan Kadir İnanır çıktı ama benim zamanımda henüz adı duyulmamıştı. Ediz Hun vardı. Türkan Şoray yeni yeni yükseliyordu. Kadir İnanır kendi emeğiyle büyük bir kariyer kurdu. Sadri Alışık'la da çalıştık. Erkeklik Öldü mü Abiler ve Serseri Kabadayıfilmlerini yaptık. Sadri Alışık senaryoyu doğrudan incelemezdi; önce Çolpan Hanım'a gönderirdik. O dönem kendisini yaklaşık 20 bin liraya oynatmıştık. Ancak büyük oyuncular herkesle çalışmazdı. Paranın yarısını peşin isterlerdi. Çekim süresinin 15–20 günü geçmemesini şart koşarlardı. Ayrıca iyi yönetmenlerle çalışmayı tercih ederlerdi. Acemi yapımcılarla kolay kolay iş yapmazlardı.”
Arsen Bahçeoğlu'nun hikâyesi, yalnızca bir sinemacının hikayesi değildir. Bu hikaye; 1915 sonrasında parçalanmış bir ailenin, yok olmanın eşiğinden dönmüş bir cemaatin ve Karadeniz kıyısındaki küçük bir şehirden çıkıp Türkiye sinema tarihinin önemli tanıklarından birine dönüşen bir insanın hikayesidir.
Ordu Ermeni Mahallesi'nde başlayan hayat yolculuğu; Halkevi Sineması'nın kapısında film izlemek isteyen bir çocuğun merakıyla şekillenmiş, Millet Sineması'nın kulislerinden Yeşilçam'ın yapımcı odalarına, Rumeli Han'ın koridorlarından Feriköy'deki sinema salonlarına kadar uzanmıştır. Yılmaz Güney'in henüz tanınmadığı yıllara, Sadri Alışık'ın setlerine, Memduh Ün'ün karşı komşu olduğu günlere tanıklık etmiş bir kuşağın son temsilcilerinden biriydi. Belki de en önemlisi, Arsen Abi hayatı boyunca Ordu'yu hiç unutmadı. İstanbul'da, İzmir'de, Yalova'da yaşadı ama konuşmalarımızın dönüp dolaşıp vardığı yer hep aynıydı: Ordu. Mahalleler, sokaklar, sinemalar, kaybolan komşular, artık var olmayan evler ve çocukluk hatıraları...
Bugün geriye filmlerden, afişlerden ve sinema salonlarından daha fazlası kaldı. Geriye bir hafıza kaldı. Çünkü Arsen Bahçeoğlu, yalnızca Yeşilçam'ın değil; Ordu'nun çok kültürlü geçmişinin de yaşayan tanıklarından biriydi.
Onunla yaptığımız uzun sohbetlerde bir insanın hayat hikayesinden çok daha fazlasını kayıt altına aldık. Bir şehrin hafızasını, bir cemaatin sessizce kaybolan izlerini ve Cumhuriyet Türkiye'sinin kültürel dönüşümünü dinledik. Şimdi o ses sustu. Ama anlattıkları, ardında bıraktığı filmler bu satırlarda yaşamaya devam edecek.
Işıklarda uyu Arsen Abi…