TÜRKİYE 2. DÜNYA SAVAŞI’NA GİRMEDİĞİ HALDE 22.663 ASKER SİLAH ALTINDAYKEN YAŞAMA VEDA ETMİŞTİ

Doğan ÖZGÜDEN

“Vatansız” Gazeteci adlı kitabımdaki anılardan:


1945 ilkbaharı... Konya'da, okulsuz ara istasyonlardaki demiryolcuların çocuklarının yatılı okuduğu bir ilkokulun dördüncü sınıfındaydım...
Bir sabah kahvaltı için yemekhaneye indiğimizde gözlerimize inanamadık. Masalardaki ekmek sepetleri tepeleme doluydu. Beyaz peynir dilimleri sanki her zamankinden daha iri kesilmişti, zeytin taneleri de daha fazlaydı.
Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken nöbetçi öğretmen yüzünde coşkulu bir ifadeyle yemekhaneye daldı:
"Çocuklar," dedi, "bugün Müttefikler düşmanı boğdu, Nazi Almanyası teslim oldu. Bunun şerefine bugün için ekmek serbest… Dilediğiniz kadar yiyebilirsiniz."
Hep bir ağızdan bir sevinç çığlığı koptu. Almanya’nın yenildiğine mi, dilediğimizce ekmek yiyebileceğimize mi seviniyorduk tam anımsamıyorum. Herhalde her ikisine de… Ne ki ekmek sevinci uzun sürmedi. Ertesi günden itibaren dilimler yine sayıyla gelmeye başladı. Ama savaşsız bir dünyada yaşama umudu her şeyi unutturuyordu.
Klasik ders konuları dışında artık ana konuşma konularımız hep savaşın bitimiyle ilgiliydi. Kendimizi bildik bileli hep savaş konuşulmuş, herşeyimiz savaşa endekslenmişti. Artık başka şeyler de konuşabilecektik.
Her ne kadar Uzak Doğu’da hâlâ Amerikan-Japon Savaşı sürmekteyse de, Türkiye’yi yakından tehdit eden Avrupa kıtasındaki savaş bitmişti.
Sınıf öğretmenimiz savaş sonrasının dünyada ve Türkiye’de getirebileceği değişiklikleri bizim anlayabileceğimiz bir dille anlatmaya çalışıyordu. Barış ve insan hakları artık öncelikli konulardı. Duvar gazetemizde aklımızın erdiğince bunları işlemeye çalışıyorduk.
Bu barış rehaveti içindeyken bir sabah uykudan uyanıp yatakhanenin penceresinden okulun arka tarafındaki büyük planör sahasına baktığımızda şaşkına döndük.
Alana bir sürü çadır dikilerek âdeta küçük bir kent kurulmuştu. Askeri araçlar ha bire malzeme taşıyor, ustalar akarsu getirmek için borular döşüyor, istihkam araçları voleybol ve futbol sahaları açmak için yerleri düzlüyordu.
Tüm bu hazırlıkların niçin yapıldığını öğretmenlerimiz dahi bilmiyordu.
Derken büyük gürültülerle bir sürü askeri sevkiyat aracı meydana girmeye ve yolcularını indirmeye başladı. İnenlerin hepsi üniformalıydı. Bir keresinde tüm öğrencileri götürdükleri bir savaş filminde görmüş olduğumuz Alman askerlerinin üniformasından…
Nihayet durum açıklığa kavuştu. Bunlar Ortadoğu cephesinde Müttefiklere esir düşen Alman ordusunun askerleriydi. Almanya’ya sevk edilmeden önce bir süre Konya’da konaklayacaklardı.
Bizi asıl hayrete düşüren ise, savaşta yenilmiş olmalarına rağmen Alman askerlerinin Konya’da kaldıkları günleri bir tatil kampındaymış gibi oldukça keyifli geçirmeleriydi. Kamptan sık sık dışarı çıkarak kentte dolaşıyorlardı. Gidip gelirken de başka yol olmadığı için mutlaka bizim okul bahçesinin önünden geçmek zorundaydılar.
Bu geçişlerin ilki bizim teneffüs saatimize denk gelmişti. Oyunu bırakmış büyük bir merakla onları izliyorduk.
Aramızdan biri, inandığından değil, ama tepkiyi merak ettiğinden, birden bire sağ eliyle bir Nazi selamı verip “Heil Hitler!” diye bağırdı. Üniformalı Almanlar şartlı refleksle hep birden Nazi selamı çakarak “Heil Hitler!” diye karşılık verdi. Sonra birden kendilerine gelerek gülmeye başladılar ve bize el sallayarak uzaklaşıp gittiler.
Muzip arkadaşın tecessüsten kaynaklanan bu jestini ve Almanların tepkisini bir öğretmen okul penceresinden görmüştü. Şimşek gibi bahçeye inerek hepimizi sıraya dizdi, olayı provoke eden arkadaşa adamakıllı zılgıt geçtikten sonra Nazi’lerin vahşetini, insanlığa karşı işledikleri suçları hatırlatan uzun bir konuşma yaptı. Ardından da hepimizi duvar gazetesine bu konuda ortak bir yazı yazmakla görevlendirdi.
Becerebildiğimiz kadarıyla bir şeyler yazdık da… Ama çocuk kafamızı meşgul eden başka bir şey vardı.
Türkiye savaşa girmediği halde, daha birkaç ay önce sevkiyat için yine bizim okulun çevresinde konaklayan kendi askerlerimizin sefaletini görmüştük. Oysa, savaşa girmiş ve savaştan yenik çıkmış bir ordunun askerleri Konya’da her türlü ihtiyaçları karşılanarak itibarlı misafirler gibi ağırlanıyordu. Savaş esiri olsalar bile doğru olanı belki de böyle ağırlanmalarıydı.
Ama ya bu ülkenin çocuğu olan, savaşa girmemiş bir ordunun askeri olan bizimkiler?
Hepimiz demiryolcu çocuğu olduğumuz için oradan oraya kara vagonlara büyük baş hayvanlar gibi üstüste yığılarak sevkedilen askerlerin savaşta çektiklerini çok iyi tanıyorduk.
Yıllar sonra öğrendiğime göre, TBMM'nin 24 Ocak 1951 tarihli bir oturumunda Milli Savunma Bakanı Hulusi Köymen, bir soru önergesine verdiği yanıtta, 2. Dünya Savaşı boyunca Türk Ordusu'nun 22.663 askerinin de kötü yaşam ve sağlık sorunları nedeniyle hastanelerde can verdiğini açıklamıştı...
Sadece asker mi?
Ağırlama kampına çevrilmiş planör sahasının çevresine çöp bidonları konulmuştu. Esirlerin artıkları oraya atılıyordu. Akşam üzeri yüzlerce insan, kadın erkek, çoluk çocuk bu çöplüklerin başına üşüşüyor, atılmış konserve kutularının dibinde kalanları tadabilmek için birbiriyle boğuşuyordu.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.