TANGOCULARLA PAVYONCULAR
1868 de Osmanlı’da ilk açılan lise “Mekteb-i Sultani” yani Galatasaray lisesiydi. Eğitim dili Franszıcaydı. Zaten 1800’lerin başlarından itibaren Osmanlı Avrupa’nın eğitim, sanat, teknoloji gibi birçok alanda gerisinde kaldığını algılamış ve üst düzey bürokratlarını, askerlerini sık sık Avrupa’ya göndermiş ve hemen hepsi başta Fransızca olmak üzere Almanca ve İngilizce’yi öğrenmişlerdi.
Bu gidiş gelişler sonucu başta saray olmak üzere İstanbul’un elit çevrelerinde kılık kıyafetten, sofra dizaynından yemek yeme şekillerine, eğlence anlayışlarına kadar bir çok şey batılılaşmıştı.
Bu durum Osmanlı yıkıldıktan sonra da değişmedi hatta artarak devam etti diyebilirim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti birçok yönden çok geriydi. Kalkınması için önce devlet otoritesini kurması gerekiyordu. Bunun içinde okumuş “mektepli” insanlara ihtiyacı vardı. Bunlar hem devletin üst bürokrasisinde hem yerel teşkilatların da görev alacak memurlardı. Bu yüzden büyük bir eğitim seferberliğine girişti. Fransız ekolü ve hayranlığı halen daha devam ediyordu. Özellikle lise ve üzeri tahsil görenler halkın kültürel değişiminin öncülüğünü yapmaya çalışıyorlardı. Düğün, dernek, davul, zurna işlerine uzak durup balo, opera tarzında eğlencelere katılıyor, bale izleyip, tango oynamayı üst düzey çağdaş insan emaresi sayıyorlardı.
Bu mektepli kesimleri devlet kadrolarına yerleştirip, hayatlarında maaş nedir bilmeyen bu insanları toplumun diğer kesimlerine göre belli bir refaha kavuşturdular. Buna köy öğretmenleri de dahil. Ve hepsi yeni devletin yeni kültürel yüzünün bir aynası olmaya ve halkı bu yönde etkilemeye çalıştılar. Ve bunların çoğunluğu Atatürkçü, Kemalist oldular.
1946 ‘dan sonra Amerika ile yakınlaşmamız ile ABD destekli Anadolu’da karayolu yapımı hız kazandı. O güne kadar ki demiryolu taşımacılığı komünizmle eş tutuldu. 1950’lerden sonra ABD kendi öz eyaleti gibi bakmaya koyuldu. Ortalık traktör doldu. Birkaç yılda buğday üretimi dört katına çıkarıldı. Köylülerin cebi para gördü tabi bir de bu ürünlerini karayolları üzerinden taşıyan nakliyecilerin. Bu kesim mektepli değil alaylı kesimdi.
İşte bu yıllarda İstanbul'da pavyon furyası patladı. Zaten balodan malodan anlamayan, yüz yıllardan beri karşı cinslerine selam dahi vermemiş/verememiş insanlar için bu eğlence noktaları cennetten bir gece, felekten bir gün oldu. Parayı bulan toprak sahipleri ve nakliyecilerin mekanı oldu. İşte bu tipler kendilerine bu fırsatı tanıyan Demokrat partinin ve Adnan Menderes’in dini bütün, milliyetçi, muhafazakar taraftarları oldular. Zamanla da tabi örgüt yöneticileri ve siyasetçileri. Bunlarda bu şekilde refaha kavuştular. Tabi menbalarının kaynağının ABD olduklarını bildiklerinden ABD düşmanı olan SSCB’nin düşmanı, ABD’nin sempatizanı oldular.
1960’lardan itibaren Komünizmle mücadele dernekleri, 70’lerden sonra komando kampları ve kontrgerilla eylemleri, 80’lerden sonra derin devletin adamları oldular. Devamını anlatmaya gerek yok…
Bugün Türkiye siyasetinin seçmen olarak yarısından çoğu bu tangocularla pavyonculardır. Türkiye siyasetiyle organik bağı olup siyaset yapanlarınsa belki de %90’ı bu iki gruptandır.
Dolayısıyla saf ve temiz, alnının teriyle geçinen Anadolu insanı hiçbir zaman siyasette yerini alamamıştır. Sadece bu iki gruba mecbur edilmiş ve bu iki grup tarafından kullanılmıştır. Tangocularımızın en azından bir ilke, bir hedef, bir kural, nizamı vardı; pavyoncularımız ise sanki bir büyük rakı devirmiş gibi ülke benim, devlet benim, kanun benim, nizam benim, istediğimi alır, istediğimi satarım, istediğimi içeri tıkarım, heyt ulan var mı bana yan bakan, şeklinde bir rahatlıkla ülke yönettiklerini sanıyorlar yıllardır.
(Bu yazıyı bugün bitirdiğim Sevan Nişanyan'ın "Türkiye Tarihi" adlı kitabında anlattıklarının etkisiyle kaleme aldım)