STANDARDİZASYON

Bülent Hakan ALTUNCU

STANDARDİZASYON

Belli standartlar oluşturmak, tüm dünya üzerinde yaşayan insanlar arasında ortak bir dil olmasa da belli noktalarda anlaşabilmek içindir. Metre, hektar, saat, gün, ay, yıl… tüm bunlar ortak bir dilde anlaşabilmek içindir.

Bu durum sadece uluslararası bu tabirlerle de sınırlı değildir. Bir ülkede bir arada yaşayan insan topluluklarını yöneten devletlerin kanunları, yönetmelikleri de birer standarttır, standart olmalıdır. Toplumlarını eşit standart kurallar çerçevesinde barış içinde, kafalarında devletin adaletine karşı en ufak bir kaygı getirtmeyecek şekilde bir arada tutmak için.

Yani standardizasyon sadece toplumsal bir uzlaşı aracı değil aynı zamanda adalet aracıdır.

Anestezi ihtisasına başladığım yıllarda hastaların nefes borularına taktığımız “entübasyon tüpü” dediğimiz boruların veya gırtlaklarının önüne yerleştirdiğimiz LMA denilen tüplerin sabit bir standartları vardı. Son on beş yılda bu tüpleri ve boruları üreten firmalar azıcık daha kar nasıl elde edebilirim diye sinekten çıkacak yağı hesap ederek bu standartları bozdular. Tabi bizim hangi yaşta, hangi boyda ve kiloda hastaya hangi tüp ve boru takılır formüllerimizde çöp oldu.

Bu durum sadece kapitalist sektörde olan bir durum da değil. Dediğim gibi bu durum toplumsal düzeni sağlayacak devlet aygıtının yönetim, kanun, kural alanlarında aynı şekilde dezenforme oldu.

Örneğin devlet dairelerindeki kırmızı halı, kırmızı pano gibi standartlar Erdoğan beyin eşi Emine hanımın sevdiği renk olan turkuaza çevrildi, sandalyelerin kumaşlarına kadar. Bir standart bozuldu.

Hangi kurumlarda Atatürk ve Cumhurbaşkanının resminin bir arada asılması gerektiği, hangi kurumlarda sadece Atatürk portresinin asılması gerektiği kanunlarda belirtilirken, yeni bir yönetmelik ve yeni bir kanun çıkmadan tüm kurumlarda her ikisinin resminin bir arada asılması bir nevi zorunlu hale geldi. Hatta Erdoğan ile Atatürk’ün arasına hattat eseri “vav” harfinden tutunda, Osmanlı arması sokuşturmaya kadar yüce devletlülerimize yaranma telaşına düştü kurum amirleri ve odalarının duvarlarını ezogelin çorbasına döndürdüler. Masalarının üzerine bir Necip Fazıl kitabı, bir Kuran-ı kerim ve başka bir çok Türkçü-İslamcı sembolü koymayı koltuklarını garantiye almak için ihmal etmediler.

Yıllardır ve dünyanın her yerinde yollarda bir şehre girerken lacivert tabela üzerine beyaz harflerle girilmekte olan yerleşkenin adı yazılırken; bizde lacivert tabela üzere beyaz bir çerçeve eklenip, beyaz çerçevenin içine siyah harflerle yazıldı girilmekte olan şehrin adı. Bir tünele girerken tünelin adı ve boyu yazan yazılırken, tabelalara bir de tünelin yapıldığı yıl yazıldı bu dönemde. Yani biz yaptık diye. Oysaki onlar cebinden bir kuruş para harcamayıp, bizim paralarımızla yaptırdıkları bir liralık bir şeyi üç lira harcayıp bir lirasını müteahhitlerinin ceplerine, diğer bir lirasını kendi ceplerine, vakıflarına bilmem nelerine aktardıkları halde. Biz salağız ya!

Örnekler çok daha eklenip yazılabilir ama uzatmaya gerek yok.

Bu örneklerin özeti şudur: Biz insanlarımızın kendi aralarında ve diğer dünya insanlarıyla belli bir standartlar üzerinde anlaşıp, eşit haklar çerçevesinde yaşama hakkının gereksiz bir şey olduğunu düşünüyoruz; ülkemizdeki standartları biz belirleriz, herkes bizim standartlarımıza göre (bunun sürekliliği, gerekliliği, ne zaman kaldırılıp yeni bir standartın getirileceği tamamen bizim tekelimizde olmak şartıyla) yaşamak zorundadır.

Bunların en büyük sorunu devlet algısı, hukuk algısı, tanrı ve hak algısı, toplumsal yaşama saygı, toplumun bir arada barış içinde yaşamasını algılayamaması, insan temel hak ve hürriyetlerine saygı duymamasıdır. Milyonlarca insanın yaşadığı bu ülkeyi; sevdiği renkleri, sevdiği kişileri, sevdiği değerleri, sevdiği giyim kuşam, yaşam şeklini dayatma isteğidir.

Standardizasyon ise bunların egemenlik ve hüküm alanlarını en çok kısıtlayan, zaten standardizasyonu çoktan rafa kaldırmış kapitalist dünya düzeninin bir parçası haline gelmiş bu zihniyetin en bayıldığı düzendir.

İnsan toplulukların bir arada barış içinde ve evrensel hukuk çerçevesinde yaşayıp ömürlerini aç kalmadan ecelleriyle tüketebilmeleri için en önemli şart; dillerimiz ayrı olsa da ekonomik ilişkilerden, hukuk’a, bilime, karayolları tabelalarına kadar uygarlığın geldiği ortak standartları koruyabilmesidir.

Ve geldiğimiz bu ayarsız, kontrolsüz, sorgusuz sualsiz düzende tek çözüm devrimdir. Demokratik halk devrimidir. Ve işin acı tarafı, bu devrim, asla kendilerini “devrimci” sayan, kendilerini entel dantel sanan insanlarla olacak iş değildir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.