OY DERE KIZILDERE
https://youtu.be/wKyxX5zlaLw?si=THmODeUPGi0zLk-e
Mahirlerin cezaevinden firar ettikleri haberi gelip de ardından yurdun dört köşesinde aranmaya başlandıkları günlerde, Anadolu’nun yolu oradan geçmeyenlerin bilemeyeceği bir kuytusunda bir köy ve o köyde her gün bir tepeye gidip tanrıya “Allah'ım yollarını buraya düşür, bu yiğit delikanlılara ekmeğimi yedirmeyi nasip et bana” diye dua eden biri varmış. O sıralarda Mahirler de Ünye'de ki NATO radar üssünde görev yapan teknisyenleri rehin alıp, onlara karşılık Deniz Gezmişlerin idamlarını durdurmak için eylem planı yapmaktaydılar.
Olaydan 45 yıl sonra, Tokat-Niksar-Kızıldere diye bilip bellediğim köye gitmeye karar verdim fakat internetteki haritalar üzerinde böyle bir köy yoktu. Biraz araştırma yapınca köyün adının Ataköy olarak değiştirildiğini ve Niksar’dan ayrılıp Almus ilçesine bağlandığını öğrendim. Sabah erkenden Trabzon’dan yola çıktım.
Çevresine göre en yüksek noktada bulunan oldukça büyük bir köydü. Girişinde Jandarma karakolu ve bir cami vardı. İlk karşılaştığım kişi köyün belde olmasına vesile olmuş köyün eski muhtarı çıktı tesadüfen ve hemen evine davet etti beni. Yemek hazırlamak istediler, tok olduğumu söyleyince çay demlediler ama çayla beraber bir de tepsi geldi. Tepsi, envayi çeşit kurutulmuş meyve ve bisküvi türleri ile doluydu. Gökyüzü masmavi, yer yer köpük köpük bembeyaz bulutlar, nemsiz, kuru ve sıcak bir hava, balkonun altında bir bahçe, ağaçları meyve dolu.
Amca, dedim. Köyün girişinde cami var, yaptığım ön araştırmada köy alevi köyü görünüyor, cami sizin mi, yoksa sünni de var mı bu köyde?
-Çoğunluğu alevi, az miktarda sünni de var, dedi
Siz sünni misiniz, alevi mi?, deyince.
-Ne fark eder, ha sünni ha alevi, hepimiz aynı Allah’a inanmıyor muyuz, o zaman sorun yok. Köyümüzde böyle bir ayrım hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman bir sorun yaşamadık aramızda, dedi.
Kendi mezhebini sakladığını görünce (oysa kendinin ve eşinin kılık kıyafetlerinden alevi olduklarını anlamıştım) köye geliş amacımı söylemeye çekindim önce ama yaşı gereği bilgi de alabileceğim biriydi. Bir yolunu bulmalıydım.
Babamın ölümünden sonra öğrendim. Bir acı yüreğin derinine işlerse ordan bir daha çıkmaz. Bazen birden, sıkıştığı yere bir şey değerse, işte öyle zamanlarda, üzerinden 27 yıl geçse de, babam aklıma geldiğinde veya biri ondan bahsettiğinde derin bir iç çekerim ve o acı bir yolunu bulup nefes olarak dışarı çıkar ve kendini ele verir.
Sonunda bir yolunu bulup sorumu sordum. Daha hiçbir şey demeden derin bir iç çekti. Sonra “Evet burda yaşandı o olay” dedi. Bundan dolayı başlarının çok ağrıdığını, evi olay yerine çok uzak olmasına rağmen silah ve bomba seslerinin her yeri inlettiğini söyleyip, konuyu daha fazla deşmek istemedi. Ben de uzatmadım, olayın yaşandığı evin yolunu tarif etmesini istedim. “Gitme istersen” dedi. “Son senelerde karakoldan jandarmalar evi kolluyor, yakaladıklarını karakola götürüyorlar” dedi. Üzerinden neredeyse yarım asır geçmiş oysa. O gitmemem için ısrar etse de, ben gene de eve kadar gitmesem de civarına bir gidip bakayım deyip evden ayrıldım.
Yol üzerinde yaşlı bir amcaya rastladım. Olayın yaşandığı evi sordum, uzaktan gösterdi.
-Ama istersen gitme, jandarmalar sık sık gidip geliyorlar, dedi
Peki amca, o gün siz burda mıydınız, hatırlıyor musunuz o günü, deyince o da derin bir iç çekti önce ve:
-Hatırlamam mı, unutulur mu, çok kötü kıydılar çocuklara, çok kötü, çok …… dedi.
O esnada ben yaşlarda biri daha geldi, jandarmaların yeni gelip döndüğünü bir daha ki gelmelerine kadar evin yanına gidebileceğimi söyledi. İkisine de benimle beraber gelmelerini teklif ettim, kabul ettiler.
Yaşlı olan amca, olayın olduğu senelerde, köyde tek traktörü olan kişiymiş. Bu yüzden köylüler olay yerinden uzakta tutulurken, onu birazdan ölecek gençlerin cesetlerini traktörüne yükleyip Niksar’a götürmesi için operasyon alanının yakınına almışlarmış.
Cesetleri evin dışına çıkardıklarında Mahir’in gözünün açık ve elinin havada olduğunu gören bir komutan korkmuş, “Onu en alta koy, öbürlerini onun üstüne, canı çıkmamış olabilir” demiş kendisine.
Eve doğru yaklaşırken Emrullah muhtarın oğlunun da İstanbul’dan geldiğini, yaz aylarını burada geçirdiğini ama bugün Tokat’a hastaneye gittiğini yoksa evin içini de görebileceğimi söyledi.
Evin yanına geldiğimizde evin aynı o eski fotoğraflarda ki ev olduğunu fark edip hemen tanıdım, sadece etrafının ağaçlandırılmış olduğunu gördüm.
Yaşlı amca, bak dedi:
-Helikopterler şu ilerdeki cem evinin arkasındaki düzlüğe inip kalkıyordu. O sırttan beri de her yeri asker çembere almıştı. Teslim olun çağrıları yapıyordu, iki albay. Mahir çatının şu tarafından iki kiremit kaldırdı ve bağırdı “O silahlarınızı bize doğrultmayın, Amerika'ya doğrultun, teslim olmayacağız, erleri kenara çekin siz gelin, biz bu ülkenin, bizim, sizin bağımsızlığımızı istiyoruz, kahrolsun faşizm, kahrolsun Amerikan emperyalizmi …”. Albaylardan biri: “Bırak bu lafları, aynı bu lafları ODTÜ nün duvarlarına da yazdınız, ben hepsini okudum” demiş. Mahir: “Okumuşsun ama bir şey anlamamışsın demek ki” demiş Albaya.
Bir müddet sonra rehine teknisyenlerden birini çıkarmışlar çatıya “Ateş etmeyin, kararlılar yoksa bizi öldürecekler” demiş bozuk Türkçesiyle. En son öğleden sonra saat üçteki konuşmalarında teslim olmaları için saat dörde kadar müddet vermişler onlara fakat bu sürenin dolmasına 17 dakika kala önce üç el tek silah sesi ve ardından kıyamet kopmuş, sonrada büyük bir patlama, her yer toz duman olmuş. Tekrar iç çekti ve;
-Saffet kapıdan dışarı çıktı, karnından vurulmuştu ama ayaktaydı, giysilerini belden yukarı koltuk altlarına kadar çekmişti, teslim olmaktı niyeti ama onu da kapının önünde kurşun yağmuruna tuttular. Saldırı başladıktan hemen sonra iki albay tartışmıştı, niye saat dördü beklemedin diyordu biri ötekine. Önce askerlerin bir kısmını indirdim aşağı yola, hiçbir askerden çıt çıkmıyordu, hepsi ölü gibiydi, içlerinde ağlayanlar da vardı. Sonra da çocukları yığdık üst üste kasaya ve götürdük.
Biz bunları konuşurken Emrullah muhtarın oğlu Tokat’tan geldi. Hastasını hastaneye yatırmış, kendi köye geri dönmüş. Evin kapısını açtı ve içeri girdik.
-Ben haberi İstanbul'da duydum. Hemen otobüse binip geldim. Babam, annem, benim hanım, çocuklar buradaydı. Sabah hanım kapıyı süpürürken iki asker gelmiş, muhtarı sormuş. Hanım da muhtarın evini tarif etmiş ama o sıra muhtar köyde yoktu yerine babam vekalet ediyordu. Askerde bunu biliyordu. “Baban nerde işte” deyince, içerde demiş. Zaten o sırada babamda mutfağın camından dışarda olanları görünce hemen fırlayıp dışarı çıkmış, her tarafın sarıldığını görünce, yapacak bir şey yoktu, aradıkları kişilerin içerde olduğunu söylemiş, ayrıca çocuklarda var içerde demiş. “Korkaklar çocukları kendinize kalkan mı ediyorsunuz” diye anons etmişler, içerdekiler mutfaktaki çocukları fark etti ve dış kapıyı hafif aralayıp dışarı saldılar.
Üç posta halinde gelmişler eve, ilk gelenler 7-8 gün kalmış evde, en son gelenler 2-3 gün. “Hepsi şu aşağıdaki odada istif olup yatarmış” dedi. Çok fazla sigara içerlermiş. Buranın artık son durakları olduğunu hepsi biliyormuş.
Çünkü bir keresinde içlerinden biri bir diğerine “Devrimi görür müyüz sence” demiş, öteki de “Ne devrimi oğlum altı ay daha yaşarsak şükret sen” demiş.
Aslında, köye gelen herkes aynı soruları soruyorlardır kendilerine. Bu yüzden her gelene aynı şeyleri anlatmaktan sıkılıyor olabilirler düşüncesiyle soru sorup sormamakta çekimser kalıyordum başlarda, zamanla gördüm ki kime rastladıysam sanki olay yarım asır önce değil de dün olmuş gibi ve sanki hiç kimseye anlatmamışlarda ilk kez bana anlatıyorlarmış gibi bir heyecanla anlatıyorlar o günü. İç çeke çeke…
Muhtarın oğlu Ali abi, anlatmaya devam etti.
-Ev kerpiç olduğu için çok büyük toz bulutu sarmışmış ortalığı, ben hemen ertesi gün köye geldiğimde köylü evi onarmaya başlamıştı. Çatıda bir tek kiremit yoktu. Ahırdaki bir ineğin üzerinde 25 kurşun deliği vardı. Bak şu pencere demirlerinde kurşun delikleri hala duruyor. İngilizleri tam şu kırmızı kovanın olduğu yerde ölü bulmuşlar. Bak şu tavan arasına çıkış yerini görüyor musun, Mahir tavan arasında vurulunca tam oraya düşmüş, çok uzun zaman badana yapmadık Mahir’in kan lekeleri orada öyle durdu. Ertuğrul bu arka kapıdan çıkıp, o zaman orada amcamın samanlığı vardı, o samanlığa gizlenmiş. Ertesi gün asker tekrar gelip Ertuğrul samanlıkta bulup çıkarınca, kapıya çıkarıp sırt üstü yatırmışlar, kollarını başından yukarı uzatmış bir vaziyette yerde yatıyordu, elinde kuru bir ekmek, bir elinde de silah vardı (Silahı tarif ederken pek bir işe yaramayacak, komik denebilecek bir silah olduğunu gülerek anlatıyor. Ben silahlarla ilgili terminolojiyi bilmediğim için tarif ederken kullandığı kelimeleri hatırlayamıyorum). Bu ön kapının arkasına evin yataklarını yığmışlar çatışmadan önce. Şu duvardaki örtünün üzerindeki bütün delikler o günkü mermi delikleri. Bu Mahir, bu da babam. 10 yıl ceza yedi, Ecevit affıyla çıktı, iki yıl önce rahmetli oldu.
Kurşunlar yağmıştı bir alevi köyünde üzerinde ışıklar saçan bir kâbe resmi olan bir duvar örtüsüne, kurşunlar yağmıştı ülkenin geleceğine, bu toprakların doğurduğu yiğit yüreklere.
Şimdi 49 yaşındayım; artık bir baba olarak bakıyorum şu Mahir in yüzüne; çocukmuş..., diğer dokuz arkadaşı da öyle. Onlar asker öldürmeye değil, arkadaşlıklarını, yiğitliklerini göstermeye koştular Kızıldere'ye. İngiliz rehinelerini düşünüyorum şimdi bir baba olarak, tamam yiğitlik değildi onların ki belki ama ya onlarında çocukları varsa, bir tek çocuğun bile yetim kalmasına değer miydi bu macera. Bir baba olarak tekrar bakıyorum Mahir in yüzüne çocukmuş yaa , hem de kiremitlerin kurşun geçirebileceğini anlayamayacak kadar çocuk.
Dönüşte açtım Kızıldere türküsünü ve düşündüm:
Düşündüm bir an
Mahir öğrenmeden
Bir kez olsun işitmeden, söylemeden
Kızıldere türküsünü
Gittiğine olmuş mudur pişman
Yoksa her söylendiği yerden
Ruhuna mı gidiyordur
Sanki bir Kur’an