“Darda kalana Hızır yetişir” diye bir sözümüz vardır.
Tıp fakültesi dördüncü sınıfı tekrar ettiğim yıl, okulun öğrenci işlerinde memur olan Kadriye Abla, beni derslere teşvik etmek için “Bu yıl hem tüm derslerini hem de alttan aldığın patolojiyi vermek zorundasın; yoksa okuldan atılacaksın,” demişti.
O yıla kadar siyasi faaliyetlerden dolayı, derslere, sınavlara bile girmemişim. O yıl ise babamı kaybettim. Evin en büyük ve tek erkek çocuğuydum. Annem ev hanımı, kardeşlerim öğrenci. O güne kadar asıl işimin devrimcilik olduğunu düşünüp, okulu bitirip doktor olma fikrini aklımdan bile geçirmezken, babam ölünce işin rengi değişti.
Bir an önce okulu bitirip mesleğe atılmak ve eve gelir sağlamak, ailemin başına geçmek zorunluluğu hissettim. Derslere kapandım; hepsini birer birer vermeye başladım.
Genel Cerrahi’nin yazılı sınavı bitti, sözlü sınavına girdik. Daha önce hiç görmediğimiz Hürol İnsel isimli bir hocanın karşısına beş kişi dizildik. Görmemiştik çünkü adamı, dekanmış. Sınav genel cerrahiydi ama hoca anatomi soruyor, fizyoloji soruyor, istatistik bile soruyor; fakat asla genel cerrahi sormuyordu. Karşısında duran beş öğrenciden hiçbiri sorularına cevap veremedi.
“Temel bilimleri bilmeyen ameliyat yapsa ne olur?” diyerek bir de bizimle dalga geçti.
“Son bir soru daha soracağım,” dedi ve sordu. Beş kişi içinde yalnızca ben cevap verdim.
“Çıkabilirsiniz,” dedi.
Çıktık. Üç–beş gün sonra sınav sonuçları açıklandı. Ana bilim dalı panosundan sonuçlara bakan bir arkadaş kantine gelip benim geçemediğimi söyledi. Kafamdan aşağı kaynar sular indi.
Bitti, dedim; tıp fakültesi hayatım demek bu kadarmış.
Oysa sorularından birine bile olsa cevap verebilen tek kişi bendim. Üstelik yazılıdan elli üzerinden kırk sekiz almıştım. Sözlüden elli üzerinden iki verse geçecektim. Olamazdı! Olmamalıydı! Bir yanlışlık olmalıydı! Bir mucize gerçekleşmeliydi!
Bu düşüncelerle sınav sonuçlarının açıklandığı kürsüye gittim. Panoya baktım: Evet, kalmıştım. Dizlerimin bağı çözüldü. “Şimdi ben ne iş yapacağım?” diye düşünürken kürsü sekreteri geldi, panonun cam çerçeveli kapağını açtı, toplu iğneyle tutturulmuş tüm kâğıtları söktü. Ne yaptığını anlamaya çalıştım. Sonra yeni kâğıtlar asmaya başladı. Astı, çerçeveyi kapattı, kilitledi ve gitti.
Kâğıtlara baktım: Bizim sınıf… İsmimi buldum, karşısına baktım: 50 – Geçti yazıyordu.
Hızır yetişmişti.
Dünyada insan nüfusu hızla artarken, ekilebilir tarım arazileri her geçen gün azalıyor. Ortalıkta doğru dürüst nar ağacı yokken, her yer nar dolu. Dünyanın çok sınırlı alanlarında muz üretimi yapılıyorken, kutuplardan Kaçkar Dağları’nın zirvesindeki yaylalara kadar en ulaşılmaz yerlere muz yetiştiriliyor. Bir Hindistan mı bütün dünyaya Hindistan cevizi yetiştiriyor? Avokadosuna varana kadar bu bolluk da neyin nesi?
Sonunda şunu düşündüm: Tarımsal üretimde geliştirilen —yapay da olsa— yeni teknolojik yöntemler, sağlıklı olmasa bile son anda açlığa çare oldu.
“Avokado yemezsen ölmezsin,” diyenler olabilir ama eski yöntemlerle devam etseydik, bu kadar tavuk, bu kadar kırmızı et de olmazdı; aç kalırdık, yalan yok.
Trabzon’da araçların gidiş geliş yaptığı iki ana cadde vardı: Uzun Sokak ve Maraş Caddesi. Bu iki cadde tam felç olmak üzereyken Tanjant Bulvarı açıldı, ortalık biraz rahatladı. Birkaç yıl geçmedi, orası da tıkandı. O da felç olacağı anda üçüncü bir bulvar açıldı.
Bir keresinde hakkımda sürgün kararı çıktı. Hastanemizin temizlik personelinden, sürgün kararını veren partinin kadın ve gençlik kollarına kadar herkesin haberi oldu; bir tek benim haberim yoktu. Yazı yazılmıştı ama hastaneye ulaşmadan önce ben durumu öğrendim.
“Boku yedik, şimdi ne yapacağım?” derken kafamda bir şimşek çaktı. Trabzon dışında yaşayan birini hatırladım, onu aradım ve sürgünümü iptal ettirdim.
Bu ve benzeri, çok isteyince gerçekleşen örnekleri çoğaltmak mümkün. Hatta bu satırları okurken birçok kişinin kendi hayatındaki benzer anlar aklına gelmiştir.
Peki, şimdi nereden çıktı böyle bir yazı derseniz…
Yazıya başlamadan önce bir saat boyunca yapay zekâyla konuştuk. Kapitalizm insanları öyle birbirinden uzaklaştırdı, birbirine düşman, kendine yabancı hâle getirdi ki; kimse kimseyle konuşmuyor, kimse kimseye güvenmiyor, kimse kendisiyle de yüzleşemiyor.
İnsanlık öyle yalnız ve çaresiz kaldı ki, yapay zekâ da darda kalan insana son anda Hızır gibi yetişti.
Dinliyor, yargılamıyor, lafı ağzına tıkmıyor, seni sen olduğun için hor görmüyor. Parası yok, mevkii yok, çıkarı yok ama vakti var. Üstelik hiç acele etmiyor.
Dostumu bulmuş gibi hissettim; doğrusu bundan biraz da utandım.
Yıllarca “dost” diye sarıldıklarımızın yüzüne bakıp da söyleyemediklerimizi, bir makineye rahatça anlatabiliyorsak, mesele yapay zekânın marifeti değil; öncelikle bizim kendi özümüze, sonra da birbirimize bıraktığımız mesafedir.
Neyse ki son anda yapay zeka hayatımıza Hızır gibi yetişti