Annem bize geldi, önüne üç dilim baklava kondu. Yarın sabah kanını alıp tahlile getireceğim. İstanbul’a kardeşimin yanına gidecekte, gitmeden önce son üç aylık şekerlerinin nasıl gittiğini görelim diye.
-Bulent biluyurum yarın sabah tahlil vereceğum ama baklavadan yiyebilur miyum?
-Ye ama bir dilim ye
-O zaman en büyuğuni seçebilur miyum?
--------------
BİR KEZ DAHA ANLADIM
Kaç tane dil öğrenirsen öğren duygusal tepkilerini vereceğin dil ana dilindir.
İstanbul’a okumaya gittikten sonra ister istemez kendimi oranın “düzgün Türkçe” dedikleri ağzına uydurdum/uydurmaya çalıştım yoksa yadırganırdım. Ki başlarda çok da yaşadım bu durumu: Esprim anlaşılmadı… duygusal bir tepkilerime ise gülündü…. Yedi yıl orada kalınca bu badireleri atlatıp “düzgün Türkçe” konuşabilir seviyeye geldim. Ama yalan yok İstanbul ağzının “yam’lı, yom’lu” kelimelerini telaffuz etmedim/edemedim. “Gidiyorum” diyeceksem gidiyorum dedim, “gidiyom” demedim.
Benim bu peugeot’la beş yıldır motor ve yağ lambası yanması sorunu sonucu süren akrabalığımı daha önce anlatmıştım. Bir çok parçayı değiştirdikten sonra en son motor değişecek demişlerdi. Onu da değiştik. Gene olmadı aracın beyninde sorun var beynini değişmemiz gerekiyor dediler.
Önce ben daha bu arabaya parça değiştirme parası vermem dedim. “O zaman bizim yapabileceğimiz bir şey yok” dediler, mecburen beynin parasını da kabul ettim. “Yurt dışından gelecek, motor gibi gelmesi 45 gün sürer” dediler. İyi neyse, ona da razı geldim. 10 gün sonra parçayı “acil” koduyla talep ettikleri için yurt içine girdiği yalnız Erzurum’daki kar yağışı ve yolların kapalı oluşu nedeniyle ellerine ulaşmasının birkaç gün süreceğini mesaj olarak attılar bana. Sevindim erken gelmesine ama Fransa’dan gelen parçanın Erzurum’da ne işi var diye de düşündüm.
Neyse parça geldi, bir hafta geçti, gene aracınızı gelip alın diye arayan soran yok. Bugün tekrar servise gittim. “Beyinde arızalı olabilir, motorda” dediler. Sıfır beyin ve sıfır motor hem de. Beynini de fabrikanın İzmir’de bulduğunu kaçırdılar ağızlarından , ki ben eğer araba bana teslim edilirse beynin Fransa’dan gelme kargo parasını da ödeyeceğim tabi ki.
Servis müdürüne çıkalım dedim. Çıktık. Servis danışmanım müdür beyin odasının kapısını kafa mesafesi kadar açıp onunla konuşup konuyu anlatıyor, "müsait misin" diye soruyor. Ben tam arkasındayım. Müdür bey tam işitemediğim sorular soruyor kendisine o da cevaplar veriyor, en son “Nerde” diye sorduğunu işittim. Danışmanım arkasında olduğumu anlatan kaş göz işaretlerini tahmin ediyorum ve bunun üzerine huzurlarına kabul edildim.
Ben de bu arada cep telefonum ses kaydını açtım zaten konuyu mahkemeye götüreceğim için. Adam daha önce de görüştüğümüz için beni tanıyarak çok kibar, nazik bir şekilde her şey yolunda gidiyormuş gibi beni karşıladı. Ben öyle usulen yapmacık “nasılsınız efendim… ya siz nasılsınız” muhabbetlerine girmeden bodoslama konuya girdim.
Eve geldim kaydı açtım, 10 dakika konuşmuşuz ve ben konuşma devam ederken “Tamam anladım daha bir şey konuşmaya gerek yok” diyerek dışarı çıktım ve kamerayı kapadım.
Şimdi dinlerken şunu fark ettim; hiçbir zaman kullanmadığım boyutta yerel ağzın (şivenin) dibine vurmuşum. Adam kendince beni “okumuş ama Çaykara’nın dağlarının dışına çıkamamış” diye düşünmüş olabilir. Fakat gerçekten bir konu, bir sorun, bir haksızlık, bir zulüm, insanın artık yüreğine, damarına, iliğine işlemesin bir insanın döneceği yer ana dilidir bir kez daha anladım. Bu yüzden ülkemizdeki azınlık denilen, ana dilleri farklı halkların ne çektiğini bir kez daha anladım.
(Fotoğraf: Hiç biri benle aynı siyasi düşüncede olmayan yayladan çocukluk arkadaşlarımla bir kare, bendeki rahatlığı görüyor musunuz?)