PARA BİTTİ, AŞK BİTTİ
Ya da
Servet Transferinin Kısa Tarihi
Nevzat Akata
Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce Osmanlı vardı. Bu basit cümle, servetin nasıl oluştuğunu ve kimler arasında el değiştirdiğini anlamak bakımından önemlidir.
Özellikle son dönem Osmanlı tarihindeki servet birikimi ve transferi kabaca iki biçimde okunabilir. Birincisi; fetih, ganimet, haraç ve vergi yoluyla dışarıdan merkeze akan zenginliktir. Yani dönemin diliyle “küffardan” ve teslim alınan topraklardan elde edilen gelirler…
İkincisi ise devlet eliyle zenginleşmesine izin verilen vezirlerin, paşaların ve yüksek görevlilerin mallarına daha sonra el konulmasıdır. Bunun adı müsadereydi. Devlet önce yükseltir, zenginleştirir; ihtiyaç duyduğunda malı, mülkü ve bazen de canı geri alırdı.
Başka bir ifadeyle özel servet, dokunulmaz bir hak olmaktan çok hükümdarın izin verdiği geçici bir imkândı.
Cumhuriyet padişahlığı kaldırdı ama servetin devlet eliyle yön değiştirmesi alışkanlığını bir gecede ortadan kaldıramadı. Yeni devletin yeni bir sermayedar sınıfına ihtiyacı vardı. Müslüman-Türk nüfusun ticaret ve sanayide güçlendirilmesi, “millî burjuvazi” yaratılması hedefleniyordu.
Bu hedefin ağır bir bedeli oldu.
Mübadele, terk edilmiş mallar, el koymalar, ayrımcı vergiler ve siyasal baskılar sonucunda Ermeni, Rum ve Yahudi yurttaşların birikimleri önemli ölçüde el değiştirdi. Bu servetin bir bölümü, henüz palazlanma aşamasındaki tüccarlara, bakkallara, eşrafa ve müteahhitlere aktarıldı.
Böylece yerli burjuvazi çoğu zaman üretim sürecinin içinden değil, el değiştiren mülklerin ve devlet tarafından sağlanan imkânların üzerinden büyüdü.
Kapitalizm geliştikçe “montaj sanayisi”, “yerli sanayi” ve “kalkınma” söylemleri öne çıktı. Fakat ortaya çıkan yeni sermaye biçimi her zaman üretim araçlarına, üretim ilişkilerine ve yaratılmış artı değere dayanmıyordu. Devlet kredisi, arazi tahsisi, ihale, ruhsat, vergi kolaylığı ve siyasal yakınlık da başlı başına birer sermaye birikim aracına dönüştü.
Adnan Menderes döneminden sonra hızlanan bu düzen, zaman içerisinde bugünkü zirvesine ulaştı. Boşalan kasalar üretimden kazanılan parayla değil, yeniden servet transferleriyle dolduruldu.
Osmanlı’da padişahın parası bittiğinde müsadere devreye giriyordu. Cumhuriyet’te ise “kalkınma”, “millî sermaye”, “yerli ve millî sanayi” ya da “devlet aklı” gibi gerekçelerle yeni transfer kanalları açıldı.
İsimler değişti, yöntemler değişti, gerekçeler değişti; fakat musluk arayışı değişmedi.
Marx, sermaye birikimini emek, üretim ve artı değer üzerinden açıklıyordu. Benim şakayla ciddiyet arasında geliştirdiğim “Nevzat Akata Teorisi” ise daha kısa:
“Para bitti, aşk bitti!”
Para bittiğinde devlet aklı sahneye çıkar. “Küffara” değilse bile sermayeye ve sermaye sahiplerine çökmek için yeni bir gerekçe bulunur.
Benim biriktirmecilik kuramımın ikinci cümlesi de şudur:
“Çalın, çırpın, yiyin, için; ama Rabbinizi meşgul etmeyin.”
Çünkü bütün biriktirmeci nehirler sonunda aynı denize dökülür. Bugün zengin edilen yarın hedef hâline gelebilir; bugün el koyan, yarın el konulan olabilir. Devletin servetle ilişkisinde kalıcı olan kişiler değil, transfer mekanizmasının kendisidir.
Bu teoriyi ve tahlili şıp diye çözebilmek için cebinizde çok para bulunması gerekmiyor. Fakat ciddi miktarda teori ve tecrübe biriktirmiş olmanız gerekiyor.
Bunu başaramadığınız zaman söyleyeceğiniz söz muhtemelen şudur:
“Abi yine saçmalamış; manyak manyak konuşuyor, yazıyor!”
Nasrettin Hoca’nın yöntemiyle bitirelim:
Bilenler, bilmeyenlere anlatsın.
Benden bu kadar…