ETHEM DİNÇER: NİHAT ERİM SUİKASTİ

Nurhak katliamı, Kızıldere Katliamı, Denizlerin idamı süreçlerinde Başbakandı. Devrimci Sol militanları tarafından 19 Temmuz 1980'de öldürüldü. Suikast öncesi ve sonrası yaşanan ayrıntıları 'Denizlerin İdamına Bir Başka Bakış' kitabımdan okuyalım.

sol tarihten belgeler, fotoğraflar-75

NİHAT ERİM SUİKASTİ

ETHEM DİNÇER

12 Mart 1971 darbesinden sonra Başbakanlığa 'atanan' Nihat Erim o tarihe kadar CHP Senatörüydü. Üniversite öğretim üyeliği sürecinde 'gençlik eylemlerini' doğal karşılayan Erim, Başbakanlığı sürecinde 'balyoz harekatını' tercih ederek sadece devrimci hareketlere değil, sendikacılara ve aydınlara karşı da uygulanan baskı politikalarının en önemli temsilcileri arasında yer aldı.

Nurhak katliamı, Kızıldere Katliamı, Denizlerin idamı süreçlerinde Başbakandı. Devrimci Sol militanları tarafından 19 Temmuz 1980'de öldürüldü. Suikast öncesi ve sonrası yaşanan ayrıntıları 'Denizlerin İdamına Bir Başka Bakış' kitabımdan okuyalım.

***

“ERİM, ERİM ERİYESİN!”

12 Mart 1971 tarihinde askerlerin verdiği muhtıra sonrasında Başbakan Süleyman Demirel (her zaman yaptığı gibi) “şapkasını alıp gider”, başbakanlıktan istifa eder. Darbeci subaylar iktidara direk kendileri oturmak istemez, emirlerine uyacak bir başbakan ararlar. Bu aday kısada sürede bulunur: CHP Senatörü Nihat Erim…

Efsane mi gerçek mi bilinmez ama Erim'in adaylığına İsmet İnönü'nün kulağının ağır işitmesinin neden olduğu anlatılır. İnönü ve subaylar bir masada konuşurken yeni başbakanın kim olacağı gündeme gelir, subaylardan biri 'buluruz birisini, Allah kerim' der, İnönü “Allah kerimi” yanlış işiterek “Nihat Erim mi?” der ve Erim'in başbakanlığı böylece gündeme gelir!

CHP Senatörlüğü’nden istifa ederek Başbakan olan Erim'in sıkı bir ABD hayranı olduğunu, “solcular ezildi, artık ABD filosu Türkiye'ye gelebilir.” diye demeçler verdiğini, ABD'nin isteğiyle haşhaş ekimini yasakladığını, bakan olarak atayacağı Atilla Karaosmanoğlu için MİT'in “solcudur” raporu vermesi üzerine CIA'den onay aldığını hatırlarsak neden başbakanlığa atandığını daha kolay anlayabiliriz.

Erim 1912 doğumludur, Galatasaray Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini (bu okul Deniz’in de okuludur) bitirir, doktorasını Paris Üniversitesi'nde yapar, 29 yaşında profesör olur.

1943-50 yılları arasında CHP milletvekiliği yapar, bu sürede Bayındırlık Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yapar. Demokrat Parti’nin iktidar olduğu yıllarda CHP'nin gazetelerinde yazılar yazar, yöneticilik yapar. 1961'de yeniden CHP'den milletvekili seçilir.

12 Mart 1971 darbesi sırasında senatördür, “CHP'den istifa etmesi şartıyla” Başbakanlığa getirilir.

“Şalcı Nihat” olarak anılmasına gerekçe olan bir sözü vardır. “Sosyal bünyede derin rahatsızlıklar müşahede edildiğinde, bunu gidermenin yolu bir müddet için hürriyet ilahının üzerine şal örtmek ve yukarıdan aşağıya bir otorite tesis etmektir.”

“Hürriyet ilahını” (özgürlük tanrısını) boğazlamak ilk işi olur Erim'in. Cumhuriyet tarihinin en özgürlükçü anayasası olarak bilinen 1961 Anayasasını “lüks” olarak niteler ve o zamana kadar ülke tarihinin solculara karşı yapılmış en sert hareketi başlatır. “Balyoz harekâtı” adını verdiği bu saldırılardan devrimci gençlerin yanı sıra demokrat insanlar, yazarlar, sanatçılar da payını alır. Ünlü “Ziverbey Köşkü” o dönemde işkence merkezi olur. İlhan Selçuk bile işkenceden geçirilir. Daha önce de ülkede işkence elbette vardır ama CIA desteğiyle sistematik olarak Erim döneminde yapılmaya başlanır.

Yine o dönemde devrimci gençlik kuşağının sembol isimleri öldürülür. Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir, Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Sinan Kazım Özüdoğru, Koray Doğan, Niyazi Yıldızhan ilk akla gelen isimlerdir. Bunlara idamlarını onayladığı Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i de elbette eklemek gerekir.

Nurhak, Kızıldere ve idamlar sürecinin başbakanıdır.

Anılarına Kızıldere katliamının yaşandığı 30 Mart 1972 gününde şunları yazar:

“Akşam saat 18'de Tağmaç (Genelkurmay Başkanı) telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16:30'da nasihatin etkisi olmadığını ve devamla bomba ve silah attıklarını görünce jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler. İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler.”

Dönemin Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı Kızıldere'de sağ yakalananları öldürdüklerini anılarında itiraf etmekte sakınca görmüyor!

İdamlar oylanırken Nihat Erim Meclis’te de Senato’da da söz almamıştır. “Hükümetin görüşü nedir?” sorularına cevap vermekten kaçınmış ancak 'kanun taslağı önünüzde' demekle yetinmiştir. Senatör olduğu için Senatodaki oylamaya katılmış ve üç devrimcinin infaz edilmesi için oy kullanmıştır.

İdamlar sonrasında Aşık Mahzuni Şerif, Erim için bir türkü yakar :

köşkün sarayın yıkılsın
erim erim eriyesin
umudun suya düşsün
erim erim eriyesin
sürüm sürüm sürünesin.

musa ile tur-i sinan
haktan gelmiş idi inan
yesin seni yılan çayan
erim erim eriyesin
sürüm sürüm sürünesin.

aslan pençesi vurulsun
çayın deniz'e kurulsun
gözlerin yansın kör olsun
erim erim eriyesin
sürüm sürüm sürünesin.

mahzuni'yi sever idin
ona sevgilim der için
candan başka ne yer idin
erim erim eriyesin
sürüm sürüm sürünesin.

Mahzuni'nin, Erim döneminde öldürülen pek çok devrimcinin adını da geçirdiği ve yargılanarak 10,5 ay ceza aldığı bu türküdeki dileği yıllar sonra gerçeğe dönüşür.

İdamlardan 7 yıl sonra (1979), Erim'in evi bombalanır, Erim ve ailesi bu saldırıdan yara almadan kurtulur. Erim, tek oğlunu tehditlerden dolayı ABD'ye gönderir.

Ama 19 Temmuz 1980'de gerçekleştirilen saldırıdan kurtulma şansını bulamaz. Devrimci Sol'un, “Faşist Gün Sazak'tan sonra faşist Erim'i de işkenceleri ve devrimcilerin katlini protesto için cezalandırdık.” bildirisiyle üstlendiği saldırı İstanbul Dragos'da Deniz Kulübü önünde meydana gelir.

Erim, eşi ve korumasıyla birlikte Deniz Kulübüne geldiğinde araçlarını yakınlara park ederek denize giren mayolu dört genç bir anda harekete geçerek, arabadan aldıkları silahlarını ateşlerler. Nihat Erim ve koruma polisi Ali Kartal yaşamını yitirirken, Erim'in eşi saldırıdan yara almadan kurtulur.

Cumhuriyet tarihinde silahlı saldırıda öldürülen ilk Başbakan olan Erim'in infaz emrinin Devrimci Sol lideri Dursun Karataş tarafından verildiği iddia ediliyor. Dev-Sol militanları Saadettin Güven ve Ahmet Karlangaç bu eylemi gerçekleştirdikleri iddiasıyla gözaltına alınırlar. Karlangaç, 17 Ekim 1980'de işkence sırasında yaşamını yitirir. Dev-Sol, Karlangaç'ın ölümünden sorumlu tuttuğu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mahmut Dikler'i 6 Şubat 1981'de öldürür.

Burada Mahmut Dikler ismi için de bir parantez açalım. Dikler ismine İstanbul’da Ulaş Bardakçı’nın öldürüldüğü çatışmada da rastlıyoruz. Ulaş Bardakçı’nın kaldığı evin adresi polis telsizinden duyurulunca polis müdürü Dikler, “O ev bana ait.” diye bilgi veriyor. Ulaş’ı evinde barındıran Lale Ataman’ın Mahmut Dikler’in kiracısı olduğu biliniyor. Ulaş’ın çatışmada öldürülmesinden sonra Dikler’in onlara yardımcı olup olmadığı iddiası gündeme geliyor. MİT görevlisi Mehmet Eymür, “Tanırım, düzgün biridir.” diyerek Dikler’e referans veriyor.

Dikler’in ismine bir kez de 27 Mayıs 1979 günü Meclis’te meydana gelen bir kavgadan sonra rastlıyoruz. Soner Yalçın’ın aktardığı bilgiye göre AP’li Senatör Ömer Naci Bozkurt, CHP’li Hasan Fehmi Güneş’in İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemde ‘aranan bir solcuyu arabasına aldığını’ iddia ediyor. Meclis koridorunda karşılaşan Güneş ve Bozkurt kavga ediyorlar. Çok sayıda AP’linin kavgaya karışması üzerine Güneş silahını çekerek kabzasıyla Bozkurt’un kafasına vuruyor. Bozkurt da elindeki çantayla Güneş’e vuruyor. Ve çantadaki belgeler koridora saçılıyor. Belgelerde üst düzey emniyet görevlileri hakkında tutulan raporlara rastlanıyor. Raporlarda Emniyette üst düzeyde görevde bulunan kişiler “MÜSPET VE MENFİ (olumlu, olumsuz)” olarak nitelendiriliyor. Müspet olarak gösterilen çok sayıda ismin ileriki yıllarda İçişleri Bakanlığı’na kadar yükseldiğini gördüğümüz listede menfi olarak nitelenenler “komünist, militan, CHP militanı” vs şekillerde anılıyor. Menfi olarak listelenen birkaç kişi de “mezhepçi” olarak niteleniyor. Büyük olasılık “Alevi” oldukları için “mezhepçi” olarak nitelenen bu isimler arasında Mahmut Dikler de var.

Ölümlerin diğer ölümleri tetiklediği bu zincire Kemal Türkler'i de eklememiz gerekiyor. Erim'in ölüm haberini radyoda dinleyen DİSK Genel Başkanı Türkler'in, “Şimdi bizim taraftan kimi öldürecekler acaba?” sorusunun cevabı olaydan üç gün sonra Türkler'in ölümüyle cevaplanıyor. Türkler’in Denizlerin idamını durdurmak için yapılan imza kampanyasına katılanlar arasında olduğunu da ekleyelim.

Kemal Türkler ve Behice Boran'a suikast emrinin daha önce Türkeş tarafından verildiği ve fırsat bulunduğunda Türkler'in öldürüldüğü, Behice Hanıma (iki ay sonra 12 Eylül darbesi olduğu için) sıra gelmediği de anlatılıyor.

Erim'in ölümünün 12 Eylül Darbesini tetikleyen eylemlerden biri olduğu da iddia ediliyor.

Nihat Erim’in idamlardan dört yıl önce, CHP Senatörü olduğu dönemde yaptığı bir konuşmayı da burada not edelim. Eğer bu konuşmadaki sözleri “gerçek fikirleriyse” idamlara nasıl evet dediğine şaştığımızı da ekleyelim:

Üniversite öğrencileri,18-25 yaşlarındaki çocuklarımız, eğer tıpkı bizim gibi düşünecek olursa, o zaman memleket ilerlemez. Elbette ki, bizden 20 ilâ 25 sene sonrasını temsil eden bu gençlerimiz bizden daha ileri düşüncelere sahip olacaklardır. Bizim yadırgayacağımız düşünceleri ortaya koyacaklardır. Bunda şaşılacak kınanacak bir nokta olmamak lâzım.

İşgal suç mu, değil mi, diye sıkıştırıyorlar.

Sayın arkadaşlarım, ben Hukuk Fakültesi’nde naçizane profesörlük ettim. Tek parti devri idi ve o tek parti devrinde, kamu hukuka okuturdum. Derste şunu söylerdim: İdare edenler, idare edilenlere zulmederler ve bu zulüm devamlı bir hal alırsa içtimai mukaveleyi idare edenler bozduğuna göre, idare edilenlerin ayağa kalkması bir hak olur.

Ben bunu tek parti devrinde Ankara Hukuk Fakültesi’nde söyledim, kitaplarda yazdım, hiçbir takibata uğramadım.

Gençlerin hareketlerinde ayıplanacak hiçbir şey görmüyorum.

Bu, bir patlamadır. Genç kuşağın patlamasıdır. Gençliğimiz, esasında yerden göğe kadar haklıdır. Üniversitelerimiz ve genel olarak bütün eğitim sistemimiz baştan sona reforma, düzeltilmeye muhtaçtır. Üniversitelerimiz reform istiyor. Bunda şaşacak, üzülecek bir nokta yoktur. Dünyanın her yerinde bu ihtiyaç duyulmaktadır. Rejim ve ortam farkı ne olursa olsun gençler üniversite için istediklerinde birleşiyorlar.

Diyorlar ki, üniversitelerin yönetiminde biz de söz sahibi olalım.

Profesörler Üniversiteye bütün vakitlerini versinler, imtihan usulleri ıslah edilsin, ders verme ve öğretme şekli modern teknik ve ilerlemeye ayak uydursun, sonra üniversiteyi bitirip hayata atılan gençlerin durumu var. Önümüzdeki yıllarda liselerden gelecek onbinlerce gence yetecek imkândan üniversitelerimiz mahrumdur. Liseyi bitiren çocuklar ne yapsın? Dilediği fakülteye giremez. Tüm eğitim sistemimiz ıslah edilmelidir. Şimdiki eğitim sistemi Fransa'nın Napolyon usulü liselerinin taklididir. Fransızlar kendileri bundan kurtulmak için yıllardır çeşitli reformlar peşindedir. Eğitimde eşitliği henüz sözle sağladık. Uygulamada eşitlikten uzağız. Köylü çocukları ilköğretimden ileri pek ender gidebiliyor. Vakit kaybetmeden 8 yıllık ilköğrenimi mecburi kılmanın acele tedbirleri alınmalıdır. Ve bu 8 yıl sonunda hayata atılan genç, bir mesleği öğrenmiş olmalıdır. Kurtuluş bundadır. Keşke köy enstitülerine kıyılmasaydı, 25 yıl geri kaldık. Yine de o sisteme dönülmesi mümkündür.

Kaynak: Denizlerin İdamına Bir Başka Bakış- Ethem Dinçer- Notabene Yayınevi

Fotoğraf: Cumhuriyet Gazetesi- 20 Temmuz 1980

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel-siyaset Haberleri