SİZ “YOK!” DEYİNCE TANRI ÖLMÜYOR
ASİMİLASYONU YANLIŞ YERDE ARAMAK
(Çok uzun bir yazı oldu. Sabırla okuyacak olan dostlarıma teşekkür ederim)
Bülent BAŞARAN
Siz gözünüzü kapatınca bir şey kaybolmuyor. Siz, bir şeye “yok” dediğiniz zaman da o şey yok olmuyor.
Bazı arkadaşlarımız özellikle sosyal bilimlerde ve inançsal konularda kendilerince bir şeyin varlığına inanmadıkları zaman, onun olmadığını mutlak bir doğru olarak görüyorlar.
Einstein, tüm evrenin maddesel bir nedensellik barındırdığını söyler. Yani her şeyin bir nedeni ve fizik bilimiyle açıklanabilir bir düzeni vardır. Çağdaşı olan ve kuantumun kurucuları kabul edilen iki büyük bilim adamı Bohr ve Heisenberg ise evrende mutlak bir nedenselliğin ve düzenin olmadığını, bir kaosun ve belirsizliğin hüküm sürdüğünü iddia ederler. Bohr ile Einstein arasındaki bu tartışma uzun yıllar dünya bilim gündemini meşgul eder. Asıl meramım burada bu bilimsel tartışmanın ayrıntısına girmek olmadığı için özet olarak şöyle anlatayım.
Einstein’e göre, bir şey bir yerde varsa, bunun fizik kanunları çerçevesinde bir nedeni vardır ve onun orada olması gerekiyordur. Yani gece gökyüzüne baktığımızda ayı görürüz. Biz, havanın bulutlu olması veya uyumamız nedeniyle göremesek de ay yine de oradadır.
Bohr ise bu düşüncede değildir. O böyle bir mutlak doğrunun olmayabileceğini ve -biz gökyüzüne baktığımız ve gördüğümüz için- ayın orada olduğunu, biz uyuyunca ise ayın gökyüzünde durduğuna dair kesin bir bilgimizin olamayacağını söylemektedir. İşte daha sonra kuantum belirsizliği ya da kuantum evreni denen şey bu tartışmadan sonra alevlenmiştir.
Ve Einstein o meşhur; “Siz ona bakmıyorken, ayın orda olmadığına mı inanıyorsunuz?” sözünü söylemiştir. Fizik bilimlerinde bile bir şeyin “mutlak varlığı” ya da “doğruluğu” bu kadar tartışmalıyken, sosyal bilimlerde ve inançsal konularda ortaya konan doğruların kesinliği iyice tartışmalıdır. Dolayısıyla özellikle dini konuları tartışırken hep bir opsiyon bırakarak tartışmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
“Tanrı var mıdır? Yok mudur?” tanrı insan beyninin bir ürünü olarak, siz tepinerek yok deseniz de vardır. Evrende bir kişi bile tanrıya inandığını söylüyorsa, o olgusal-kavramsal olarak var demektir. Siz onu “yok” diyerek yok edemezsiniz. Yani Einstein’in dediği gibi; biz uyuyor olsak da, ay gökyüzünde durmaktadır. Siz gözünüzü kapatınca ay kaybolmaz, sadece sizin için görünmez olur. Dolayısıyla siz inanmak isteyen bir insanla ne kadar tartışırsanız tartışın, onun tanrısını yok edemezsiniz. Tanrıyı bir olgu olarak kabul etmek zorundasınız. Ama yapabileceğiniz bir şey vardır. Tanrının; sosyal, sınıfsal, moral ve ahlaki açılardan farklı tanımlamalarını yapabilirsiniz.
Sol-sosyalist arkadaşlarımız ısrarla insanlarla –sonuçsuz ve amaçsız- dini tartışmalara girip, hem onların sınıfsal tutum almalarını engellemekte, hem sosyalist partilerden uzaklaşmalarına neden olmakta, hem de onların duygusal dünyalarına saldırarak dini inançlarına daha güçlü sarılmalarını sağlamaktalar. Güya bilimsel olarak tanrının ya da kutsalların yokluğunu ispat etmeye çalışmaktalar. Dünyada bu kadar boş ve nafile bir amaç ve bu amacı gerçekleştirmek için bu kadar saçma bir yöntem kullanılamaz. Kimse, tanrının kendisi bile tanrının yokluğunu “bilimsel olarak” ispat edemez. Çünkü bu keserle vida sökmek gibidir. Yanlış aletle yanlış iş yapılmaktadır. İnancın bilimle alakası yoktur ki, siz onu bilimsel izahla yok edesiniz!
“Ben inanıyorum” dedikten sonra siz istediğiniz kadar delil getirin, fiziksel, matematiksel açıklamalar yapın beni ikna edemezsiniz. Çünkü ben ona fiziksel ve matematiksel hesaplamalarım sonucunda elde ettiğim verilerle inanmıyorum ki! Ben ona sadece inanıyorum. Sorgulamıyorum. Siz inanan bir insanı, gerçek ötesi bir uzay aracına bindirin, bütün evreni gezdirin, varsayım olarak söylüyorum, evrenin sonuna kadar varın ve “bak işte, tanrı yok, hani nerde?” deyin, o yine inanır. Bu nedenle insanların moral değerlerini oluşturan inançları ile uğraşmamak gerekir. Onun inancının yarattığı toplumsal ve sınıfsal zaafları ona göstererek, bunları düzeltmek noktasından hareket edilmelidir.
Şimdi bu uzun izahtan sonra asıl meselemize gelebiliriz. Son yıllarda Alevilikte bir “Ali” tartışması sürüp gidiyor. Var mıdır? Yok mudur? Şöyle midir? Böyle midir? Alevilikle bağı nedir? Gibi sorular etrafında tartışma alevleniyor. Ve bu “bence” gereksiz tartışma yüzünden Alevi toplumu farklı kamplara bölünüyor. Dernekler, dedeler, sıradan Aleviler bu nedenle birbirine düşmanlaşıyor. Ağır hakaretlerde ve saldırılarda bulunuluyor.
Kestirmeden söyleyeyim; ALİ VARDIR ve ALEVİLİĞİN TAM DA GÖBEĞİNDE BULUNMAKTADIR arkadaşlar. Alevilik varsa ve bugün insanlar hep bir ağızdan “YETİŞ YA ALİ” “ŞAH-I MERDAN ALİ” diyorsa, siz gözünüzü kapatsanız da o vardır. Siz yok deyince o yok olmuyor. Bu nedenle “bizim Ali ile alakamız yok” “biz Arap mıyız” türünden kaba söylemleri ben kendi adıma reddediyorum. Alevilikte bir Ali vardır. Bu bir olgudur. Bunu inkâr edemezsiniz. Bu tartışmanın Alevi kitlenin önemli bir bölümünü iğreti ettiğini gözden kaçırmamak gerekir.
Özellikle sol-sosyalist düşüncedeki Alevi “aydınların!” Ali ile Alevilik arasındaki moral bağı koparma amacını anlamış değilim. Buradan ne amaçlanmaktadır? Velev ki, Muhammed’in kuzeni olan Ali ile Aleviliğin bir bağı olmadığını ispat etsek ne geçecek elimize? Bazı arkadaşlarımız salt bunu düzeltmenin Alevilerin asimilasyonunun önüne geçeceğini düşünüyorlar. İyi de yürütülen asimilasyonun “Ali kültü-miti” ile bir bağlantısı yok ki! Kimse Alevileri Ali’yi çok seviyorlar diye asimile etmek istemiyor ki! Yani siz ne sanıyorsunuz; Alevileri Arap olan Ali’yi ve Ehl-i Beyti çok sevdikleri ya da semah döndükleri için mi asimile etmek istiyorlar? Elbette hayır!
Yani biz Alevilerle, Arap olan Ali arasındaki bağı koparırsak, Ali ile Alevilik arasında bir ilişki olmadığını gösterirsek her şey çözülecek mi? Asimilasyon birden bire duracak mı? Tersten ele alırsak, biz hepimiz Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e gönülden bağlı insanlar haline gelirsek (ki halen şu an öyleyiz) asimile olmuş mu olacağız? Tek şart bu mu? Bu yolla mı asimile oluyoruz?
Bu bir körlük ve işgüzarlık bence… Siz gözünüzü kapatınca Ali yok olmuyor. Yüz yıllardır bu toplum Ali’ye yakarıyor. Ali’den medet umuyor. Ali’ye sığınıyor. Ali’den adalet bekliyor. Şiirinde, deyişinde, ibadetinde, evindeki duvarında, kolundaki dövmesinde Ali var. Ve bu toplum bin yıllardır asimile olmadı da, şimdi mi Ali’ye bağlanırsa asimile olacak! Ali bir moral değerdir. Alevilerin öznesi, kahramanı, kurtarıcısı ve bayrağıdır. Kaldı ki, artık bir insan bile değildir o! Bir mittir. Bir yarı-tanrı hatta tanrının kendisidir. Tanrısal ruhun taşıyıcısıdır. Onun cemali tanrının yüzüdür. Böylesine temel yapı taşı olan ve bir harç gibi Alevileri bir arada tutan bir simgeyi yok etmenin, aşındırmanın ve aşağılamanın Alevilere ne gibi bir faydası olacaktır?
Aleviler yüz yıllardır; Ramazan’da oruç tutmaz, içki içer, ibadetini kadın erkek karışık yapar, hacca gitmez yani İslam’ın ya da Sünni İslam’ın hiçbir şartına riayet etmez. Ama bu arada Ali’ye sıkı sıkıya tutunur. Ondan medet umar. O artık Muhammed’in kuzeni ve damadı olan bir Arap değildir. O Aleviler için bambaşka bir şeydir. Yüzlerce yıldır Ali’ye bağlı olmasına rağmen asimile olmayan bu toplum, nasıl birden bire salt Ali sevgisi yüzünden asimilasyona uğruyor?
Sorunu yanlış yerde arayıp, çözüme hizmet etmeyen araçlar kullanıyoruz. Alevilerin tek sorunu Ali olsa keşke! Aşk ile...