Foto Galeri
Site İçi Arama
Çok Okunanlar
Link Bankası
Yorumlar
Piyasalar
DOLAR
7,6460
EURO
8,8844
IMKB
0.00
Hava Durumu
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Adnan YILDIZ
BİLAL KÖYDEN’İN YAYLA HATIRALARI
03 Ocak 2013 Perşembe 23:39

Tarihin kaynaklarından bir tanesi de hatıralardır. Her ne kadar bu tip kaynakların bilgilerine şüpheli yaklaşmak gerekse de bazen hiçbir yerde bulunmayacak detaylı bilgilere de bu hatıralardan ulaşılabilmektedir. Bu yüzden bizler mümkün olduğunca bu tip bilgileri kaynak göstermek yerine birebir yayınlamayı daha uygun buluyoruz. Çünkü bu hatıraları tekrar güncellemek suretiyle Ordu ilinin hafızasını da cilalamaya çalışıyoruz. Bu amaçlarla ulaşabildiğimiz birçok hatırayı daha öncelerde paylaşmıştık. Mesela Namık Senih Mayda’nın “Niyazi Baba ile Mülakat”ı gibi. Şunu da belirtelim ki, biz bu mülakatta verilen ipuçları sayesinde Ordu ilinin hafızası ile birçok belgeyi de keşfetmiştik.

21036

O yüzden iyi ki de yazmışlar o zamanlarda. Belki onlar da farkında değildi o gün yazdıkları bu tip hatıraların ileride en fazla kalıcı olanlardan olacağını.

İşte bunlardan bir tanesi de, Ordu’da gazetecilik deyince akla ilk gelen isim olan Bilal Köyden’in namı diğer Uzunisalı’nın 1957 yılında kendi çıkardığı “Ordu Postası” gazetesinde yazdığı yayla hatıraları. Bizim çok dikkatimizi çekti. “Yıkıl git çiçekleri, “Kanlı kaya arası kesme oyunu”, “İlya’nın hanı”. İyi ki de yazmışsın Bilal Köyden. (Rahmetle anıyoruz)

“Yaylalarda Birkaç Gün

Çocukluk ve gençlik çağımın pürüzsüz ve mesut günlerini yaz mevsimleri boyunca yaylalarda geçirdiğim için olsa gerek, onun ilahi güzelliklerine sert ve haşin iklimine karşı derin bir muhabbetle bağlı kaldığımı hiçbir vakit inkar edemem. Yaylalar, bende öyle bir tesir bıraktırmıştır ki, Anadolu’nun bozkırlarını, Konya’nın bereket kaynağı ovalarına tercih ederim. Bolu’nun sessiz ormanları, Amasya’nın yalçın kayalıkları, Çukurova’dan bana sevimli, daha munis (cana yakın) gelir.

Birinci Cihan Harbinin zuhuruna kadar o cennet diyarda dört başı mamur hayat sürenlerden biri de bizdik. O devirde sadece yaylaya gidiş ve dönüş bir hadise, bir sefa alemi olurdu. Göçten bir hafta evvel yolculuk hazırlığı başlar, azıklık helvalar kavrulur, yığın yığın börekler kızartılır, koyun ve tavuk gövdeleri söğüş haline kalp olunurdu (çevrilirdi). Hareket günü bir düğün evi manzarası arz ederdi. Teşyie (uğurlamaya) gelen konu komşu ile vedalaşılır, 15-20 binek ve yük atı ile yola çıkılırdı. Kafile kuğu kuşlarının nağmelerini dinleyerek ağır ağır yoluna devam ederken, karnı acıkanlar, “ağız değiştirmek” için azık yüklü hayvanlara yanaşarak, canlarının istediğinden alır yerlerdi. 45 kilometrelik yolu bir günde almak mümkün olduğu halde, hayvanları yormamak ve bir gecelik gurbet hayatı yaşamak maksadıyla yolda (Bakacak) mevkiinde İlya’nın hanında konaklanırdı. İlya hanı bir gün evvelinden temizler, tahta peykenin üstünü hasırla bezer, ocak başını kuru odunla doldururdu. O vakit han parası adam başına 20 para idi. Ama İlya babamdan bir Osmanlı altunu bahşiş alacağını bilirdi.

Ertesi gün de aynı  tempo ile ağır ağır yola devam eder, ikindi vakti kendi obamıza inerdik.

21037

Obadaki hayat bir alemdi. Yaşlılar her gün bir arada toplanıp tatlı talı sohbet ederler, namaz vakti çeşme başlarında cemaatle namaz kılarlardı. Gençler; kırlarda nişan atışları yaparlar “kanlı kaya” arası kesme oyunu tertip ederler, çocuklar ise uçurtmada irtifa yarışına çıkarlar, sektirme değnek oynarlardı. Ev inşa veya tamiri için keresteye ihtiyacı olanlar, rast gele ağaç kesmek cüretinde bulunmazlar, yatık ağaçlardan istifade yolunu ararlardı. Ormana karşı sevgi beslerlerdi. Onlar, yaş kesenle baş kesenin farkı yoktur derlerdi. Çambaşı’nın pazarı olan günde her sınıf kendi emsali ile güle söylüye yola çıkar, günlerini gün ederek, akşam üstü atlarının terkisindeki heybeler dolu olduğu halde obaya dönerlerdi. “Yıkıl git” çiçekleri yayla toprağının bağrından fışkırıncaya kadar zevkine doyum olmayan hayat bu minval üzere sürüp giderdi.

O günler, hayali cihan değen geçmiş zamanlardan mesut bir devirdi.

Birinci Cihan Harbi sırasında ve onu takip eden Milli Mücadele yıllarında yaylalar kısmen boş  kalmıştı. Bu devreler zarfında, koyun sahipleri ile fazlaca sığır besleyenlerden başka yaylaya çıkan olmadı. Hükümetin zayıf zamanlarına tesadüf ettiği için o devirde asayiş mefhumu ortadan kalkmış bulunuyordu. Yol kesmeler, hayvan hırsızlığı ve soygun hadiseleri birbirini takip etmekte idi. Harpten sonra da bu gibi haller daha bir müddet devam etti. Bilhassa hayvan hırsızlığının önüne geçmek mümkün olmuyordu. Bu hususta en kesin kararı eski valilerden Nazif Ergin aldı. Şüpheli şahısları Vilayet konağına celbederek;

-Yaylaya gitmek sizlere yasaktır!

Diye kati talimat verdi. İşin şakası yoktu. Vali gayet ciddi ve sert hareket ediyordu. Bu durum karşısında bu şahıslar şaşırıp kalmışlar, fakat talimat hilafına harekete cesaret edememişlerdi. O zaman da kırda hayvan gözetlemeğe lüzum kalmamıştı. O sene yayla yüzlerinde tek bir hayvan çalındığı duyulmadığı gibi, müteakip yıllarda da bu tedbirin büyük tesiri görüldü.

Yayla yüzlerinde inkişaf (gelişme) 1930 dan sonra başlar.

Yaylaların verimli topraklarından vakti ile Rumlar istifade ederlerdi. Bir zamanlar boş kalan arazilere bizimkiler itibar etmediler. Fakat sahillerde nüfus artışı neticesi toprak darlığı hissedilince, yukarıdaki tarihten beri yaylalara akın edenlerin sayısı artmış ve topraklarından faydalanma yoluna gidilmiştir. Bugünkü gelişmenin başlangıç tarihi 1930 dur.

Uzun bir fasıla ve içli hasretten sonra, bu kere Temmuz ortalarında yaylayı tekrar ziyaretim esnasında edindiğim intiba bende hiç de iyi bir tesir bırakmadı. Yayların taşından toprağından başka her şeyini değişmiş buldum. Eski aşina simalardan tek tük hatıralar kalmış. O güzelim ormanların yollara yakın yerleri harap ve türap olmuş. Bu yerlerin sakinleri zevksiz bir hayat içinde ve sadece soğuk suyun hatırı için buralara taşınmak zorunda kalmış hissini veriyorlardı. …Yaşlılar;

-Nerede o eski günler…

Onlar rüya imiş!

Diye esefleniyorlardı.

Uzun müddet Kabadüz’den yukarı geçmek nasip olmadığı için yollar hakkında bir bilgiye sahip değildim. Gerçi Çambaşı yolundan herkes şikayetçidir, fakat eski berbad yol ile mukayese edilince buralara sarfedilen emeğin azameti meydana çıkar. 64 kilometrelik bir yol öyle kolay kolay herkesin beğeneceği hale kalbedilemez (dönüştürülemez). Bu kısımda çok çalışılmış, alın teri dökülmüştür. Halen de muhtelif yerlerinde faaliyetler devam ediyor. Virajlar tesviye olunuyor, daracık kısımlar genişletiliyor. Biz orda iken iki adet kompresör ile toprak tesviye makineleri harıl harıl çalışıyorlardı. Vali Beyin talimatı üzerine faaliyete hız verildiğini söylediler. Hevrenk başı denilen tehlikeli bölgede güzergah değiştiriliyordu. Mevsim sonun kadar seyrü sefere salih bir hale getirileceği tahmin edilen Çambaşı yolu, yaylaların inkişafında büyük rol oynayacaktır.

Benim evvelce orman olarak hayalimde yaşayan sağlı sollu araziler üzerinde obalar kurulmuş, mısır, arpa ve patates tarlaları vücuda getirilmiş. Yokuşdibi bir karakol ve kahvehaneden ibaret iken, şimdi küçük bir kasaba manzarası almıştır. Giderken ve dönüşte burada birkaç saat istirahat ettik.

Yokuşdibi’nde fırınlar, kahvehaneler, lokantalar ve aradığınız ihtiyaç maddelerini bulabileceğiniz dükkanlar mevcuttur. Tahsin Türcan’ın (Gençler Lokantasında), tertemiz servislerle bezenen masalarda dilediğiniz yemeklerden yiyebilirsiniz. Oldukça konforlu kahvehaneleri de vardır. Burada yalnız çay içeceksiniz. Kahve isterseniz alacağınız cevap “demokrat kahvesi var!” Ama güleryüzlü Ramiz Efendi’ye, yahut sempatik Tahsin Türcan’a misafir iseniz, size Yemen kahvesi ikram edebilirler. Para mevzuubahis değildir. Onlar şehre geldiklerinde dil bir “hoş geldin!” dedin mi ödeşmiş olursunuz. Şehirli köye gidince, köylü olanca varını yoğunu suyun gözüne atar da, köylü şehre geldiğinde bir kuru selamdan başka bir şeye mail olamaz, bizde kaide budur.

Yokuşdibi’nde bilhassa Cuma günleri Pazar manzarası ile karşılaşırsınız. Bunların çoğu tanıdık bildik komşu köylülerdir. Tanış olsunlar olmasınlar misafir hoşlamakta kusur etmezler. Bir müddet afaki görüşmelerden sonra söz politikaya intikal eder, esasen son aylar zarfında her yerde konuşuk politika üzerinedir. Yokuşdibi’nin temiz havası insanlara biraz daha zindelik verdiği için kinayeli sohbetler saatlerce devam eder. Şayet araya bir Demokrat partili karışmış ise, Mevla yardımcısı olsun. Doğrusunu ararsanız, karşınıza biri geçip de “ Ben Demokrat Partili idim ama…” der. Bu ama bir pişmanlık konferansı ile sona erer.

Bir ara karşımıza bir demokrat çıktı. Çok geçmeden dümen kırıverdi. Bizim baba dostu akıllı Mehmet dayımız vardır. Onu demokrattır dediler. Benden evvel kendisi atılarak “Biz baba dostuyuz, birbirimizden ayrılamayız” diyerek mutabakatı efkar (ortak düşünce) hasıl olduğuna işaret etti. Ya dünkü keskin D.P’li Arapoğlu Cafer’e ne dersiniz? Kasım Gülek’ten daha koyu partili! İşin asıl hoşa giden tarafı, dört parti mensuplarının birbirleriyle kardeşçe ve tatlı tatlı parti münakaşaları yapmalarıdır. Öyle güzel buluşlarına şahit olunuyor ki, hayran olmamak, derin derin düşünmemek elden gelmez. D.P den caydığını söyleyen bir delikanlı , yeni kurulmuş bir partiye geçme teklifine karşı “asfaltta olsa tecrübe etmediğim bir yola gidemem. Ya ötesi uçuruma çıkarsa? Diye cevap veriyor ve ilave ediyor; “Bildiğim eski yol daha emniyetlidir.” İbiloğlu Abdullah dayı ölünceye kadar Demokrat Parti’den ayrılmayacağını söylüyor. “Peki diyorsunuz, Demokrat Partiye rey verecek misin ?” Cevap veriyor; “Bir kere aday listelerini görelim, şimdi bir şey diyemem.” Diyor. Bir demokratın bulunduğu mecliste mutlaka on muhalifin mevcudiyetine şahit oluyorsunuz. Sandıktan da böyle çıkarsa yandılar.

Politika faslı bitince sıra fındık mevzuuna geliyor. Ordu’nun büyük müstahsili aynı zamanda fındık ihracatçısı  olan Kahraman Sağra’dan fındık fiyatlarının hususiyetleri soruluyor. En ince teferruatlarına kadar meseleyi izah eden Kahraman Bey, bu mahsulün diğer ihraç maddeleri gibi himaye görmediğini, fındığın getirdiği doların 280 kuruştan bozulduğunu, halbuki bazı ithal maddeler ile takas edildiği takdirde, fiyatın yükseleceğini söylüyor. Bunları can kulağı ile dinleyenlerin neler konuştuklarını her halde tahmin edersiniz. “Ya patatesimiz?” diyorlar. Öteden bir köylü atılıyor:

-Vakti ile Demokratlar bize patatesimizi 50 kuruşa sattıracaklarını söylerler, şehre inerler, onlara da 10 kuruşu yedireceklerini vaat ederlerdi, diyor, bir daha tuzağa düşmeyiz ama oldu bir kere.

Yokuşdibi’nin patatesini insan yemeğe kıyamaz. Mübarek o derece kıymetli o derece nefis olur. Ucuz suni gübre biraz da teşvik, burasını zengin bir kaynak haline kalbedebilir (dönüştürebilir).

Birinci Cihan Harbinden önce 2000 den fazla binasıyla dört başı mamur bir kasaba olan Çambaşı, bugün.300-400 yapıdan ibaret bir harabe namzedi manzarası almıştır. Akyazı çiftlikleri çeltik tarlası olduğu sıralarda Çambaşı daha mamur (gelişmiş) imiş. O zamanlar hükümet makamları da sıtma korkusundan buraya nakil edilirmiş. Rumların tehcirinden sonra Çambaşı sönük kalmıştır. Rumlar hem yaylanın suyundan hem de hayvancılıktan, ziraattan büyük faydalar temin ederlerdi. Münhat (alçak) bölgelerde kışlayanlar olurdu.

Bugünkü Çambaşı’nda tat düzen namına bir şey kalmamış. Telefonu yoktur, zabıta kadrosu kifayetsizdir, sokakları pislik içinde yüzmektedir. Bizden birkaç gün evvel Şevket Akata’nın  himmet ve delaletleriyle telefon direkleri temin edilmişti. Belki şu günlerde teli çekilmiş olabilir.

Zevkini bilenler, havaların müsait olduğu günlerde subaşı gezintisine çıkarlar. Yerler, içerler, sohbet ederler. Bazıları da kafayı  tütsüledi mi, tabanca bıçakla oynarlar, arkasından sille tokat gelir…Hiç ummadığınız kimselerden bu gibi hallerin sadır olduğunu görmek elbette insana yeis verir. Onların yaptığı uygunsuz hareketten dolayı, kendileri hesabına siz hicap duyarsınız.

Belediye teşkilatı bulunmayan Çambaşı’nda bir köy muhtarlığının kasasına bir hayli rusum (vergi geliri) girdiği halde, hiç değilse sokakları temizlense, helalar yapılsa cana minnetti. Onlarda yapılmaz. GÜZELİM ÇAMBAŞI ÖYLE BİR KEŞMEKEŞ İÇİNDEDİR Kİ, TARİF EDEMEZSİNİZ. Uzun yıllar hasretini çektiğim bu hayat yerlerinin taşını toprağını gördüğümden dolayı ne kadar memnun oldumsa, tatsız ve perişan haline şahit olduğumdan ötürü de o nispette teessür duydum. Hele kasabanın biraz aşağısındaki çamlığın durumu yüreklere acısıdır. Bir salhurdenin (yaşlının) çenesinde tesadüfen kalmış dişler gibi numuneliklerden başka bir şey kalmamıştır. Temennimiz odur ki, mevcudu muhafazaya muktedir olalım.

Subaşı alemleri cidden samimi ve eğlenceli oluyor. Odapınarı, Paşaçeşmesi ve Seyittepesi Çambaşı sakinlerinin daimi ziyaret yerleridir. Bir gün evvelinden hazırlıklar yapılarak adı geçen subaşlarına ailece ve erkekler de arkadaşça birleşirler. Oralarda yenilip içilir, gülünüp eğlenilir. Gruplarda muhtelif partilere mensup kimseler bulunursa dostça münakaşalar edilir, şakalaşılır. Hasılı günler neşe içinde geçer. Subaşı sefaları, öteden beri anane haline gelmiş bir teamüldür. Eskiden daha zevkli olurdu. Sofraları kaymak, tatlı ve doldurulmuş kuzu gövdeleri zenginleştirirdi. Şimdi ise pirzola başa güreşiyor. Süt makinesi çıkalı, ortada kaymaktan eser kalmadığı gibi, peynir de nefasetini kaybetti. Eskiden kuzu başının bir kuruşa satıldığı zamanlar vardı. Bugün 150-200 kuruştur. Ordu’da 350 kuruşa olan koyun eti Çambaşı’nda 4 liradır. Bir at yükü odun 5 liraya satılıyor. Çambaşı’nın kır pazarı denecek yeri kalmamış, hayat pahalılığı orada da at oynatmaktan geri durmamıştır.

Yaylaların gönül açıcı tarafı, ziraatın inkişaf (gelişim) halinde oluşudur. Hangi obaya baksanız, çevrik içine alınmış ekin ve patates tarlalarıyla göz gçze gelirsiniz. Hayvan yeygisi ihtiyacının büyük bir kısmı da buralardan tedarik edilmektedir. Bugün memnuniyetle görülüyor ki, köylü vatandaş bu ihtiyacını karşılamak azmindedir.

BORÇ PARA İLE 30-40 KURUŞA SAMAN SATIN ALMANIN DARBESİNİ  YİYENLERİN ELBETTE BOŞ BOŞ OTURMALARI CAİZ DEĞİLDİ.

SON

(Uzunisalı, Ordu Postası, 1957)

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI